Türkiye’den rüşvet almakla suçlanan New York Belediye Başkanı Adams için “Grand Theft Auto” oyununa gönderme yaparak “Grand Theft Ottoman” manşeti atmış New York Post.
Hâl budur!

***
DATÇA’DA 2 ÖĞRETMENE SÜRGÜN!
Datça İmam Hatip Lisesi’nde Milli Eğitim Bakanlığı’nın ÇEDES uygulaması iki tecrübeli öğretmenin sürgün edilmesine neden oldu.
Okulda uzun süredir görev yapan, sicillerinde bugüne kadar tek bir olumsuzluk bulunmayan 35 yıllık Türk Dili ve Edebiyatı
öğretmeni Nihat Eren ile 30 yıllık matematik öğretmeni Mazlum Ergişi imamların kendilerinden habersiz öğrencilerle görüşme yapmasına izin vermedikleri için Milas ve Bodrum’a sürgün edildiler.
Öğretmenlere yöneltilen suçlar şöyle.
-Okula Selahattin Demirtaş’ın kitabını getirmek.
-LGBTİ+ propagandası yapmak.
-Şehitlere hakaret etmek.
-Şair Sezai Karakoç’u kötülemek.
-Deniz Gezmiş’i övmek, -Adnan Menderes’i kötülemek.
-Can Yücel’in şiirini övmek.
-Atila İlhan’ın şiirini okumak
-Yılmaz Karakoyunlu’nun “Yorgun Mayıs Kısrakları” isimli kitabını öğrencilere tavsiye etmek.
İki öğretmenin soruşturma süresince tüm suçlamaları reddettikleri ve kendilerine kumpas kurulduğunu söyledikleri öğrenildi. Okulda görevli başka öğretmenler de iki meslektaşlarının suçsuz olduklarını belirtti.
Bu arada soruşturma devam ederken sosyal medyada bazı trol hesapların öğretmenleri hedef gösteren paylaşımlar yapması dikkat çekti.
Olaya büyük tepki gösteren Eğitim-Sen Datça yönetimi, iki öğretmenin asılsız suçlamalarla sürgün edilmesine karşı çıkacaklarını ve hukuksal olarak tüm mücadeleyi vereceklerini açıkladı.
Öte yandan CHP Muğla milletvekillerinin sürgünleri meclise taşımaya hazırlandıkları öğrenildi.

***
HUKUK TANIMAZLAR İŞTE BÖYLE MEŞRULAŞTIRILIYOR
Datça Belediye Başkanı Aytaç Kurt ve çalışma arkadaşları Zülfü Livaneli‘ yi ziyaret etmiş.
Sanata ve sanatçıya değer verilmesi adına güzel bir ziyaret.
Ancak gidilen tesis düşündürücü.
Datça Belediyesi buranın iskelesini kaçak diye mühürledi.
Ayrıca kaçak merdiven, kıyı işgali, kum döküp kıyı doğal yapısını bozma gibi usulsüzlükleri var.
Belediye bunların hepsini biliyor.
Bildiği, kaçak mührü vurduğu halde bu tesise gidebiliyor.
İşte hukuksuzluk, usulsüzlük Datça’da böyle meşrulaştırılıyor.
Bunu belediye etkinliklerindeki sponsorlarda da görüyoruz.
Yakın geçmişte halka denizi kapatan Uslu Otel’e Denizcilik Bayramı’nda teşekkür etmemişler miydi?
Belediye bu tutumuyla kimden yana olduğunu herkese gösteriyor.
Rant dalkavukluğu dediğimiz bu işte.
Halkın hakkını çalanlarla çok sıkı fıkılar.
Soruyorum.
Başkanın ve çalışma arkadaşlarının böyle meşrulaştırdığı bir yere belediye zabıtası uğrayabilir mi?
Yanından bile geçemez!
Eminim ki, Zülfü Livaneli olayın perde arkasını öğrendiğinde, neye alet edildiğini anlayacak ve gerekli tepkiyi koyacaktır.
Şezlongsuz Datça İnisiyatifi o tepkiyi gösterdi.
“Bu Fotoğraf Sözün Bittiği Yerdir” başlıklı açıklamasında şu görüşlere yer verildi.
“Bu ülkede ne fotoğraflar gördük, aynı karede olmaması gerekenler, olmaması gereken yerlerde kadraja girdiler. Bir fotoğraf çok şey anlatır bazen. Çünkü tüm ilişkiler, en çıplak haliyle görünür olur.
İşte bu fotoğrafta da, bir kıyı işgalcisi işletme, özgürlük ve eşitlikçi görüşleriyle tanınan bir sanatçı ve Datça’nın doğasını koruma sözü vermiş bir Belediye başkanı aynı karede görünüyor, kıyı işgalcisi bir tesiste. Yani bu fotoğraf, aslında sözün bittiği yerdir.
Bizler, Datça’nın Datça olmasının en temel varlığı olan kıyıları korumak için mücadele ediyoruz. Oysa bu fotoğrafın çekildiği işletme önce kıyıya kaçak platform yaptı ve mücadelemizle söküldü. Sonra kıyıya hukuksuz biçimde çöktü. Sonra kıyıya kum sererek, kıyının doğal yapısını bozduğu için idari para cezası aldı. Sonra belediye tarafından iskelenin kaçak olduğu tespit edilerek mühürlendi. Tüm bunların yaşandığı bir tesiste, halkçı olduğunu düşündüğümüz bir sanatçının; halkın seçtiği, halkçı olduğunu iddia eden bir belediye başkanın poz vermesinden rahatsızlık duyuyoruz.
Datça Belediye Başkanı nerede, nasıl ve kimlerle birlikte fotoğraf karesinde yer alması gerektiğini özenle seçmesi gerektiği düşünüyoruz. Ancak, bu fotoğrafla sermayenin kıyı işgalini meşrulaştırmış, pek çok uygulamasında gördüğümüz gibi, sermayenin yanında olduğunu kamuoyuna göstermiştir.”

***
İTİBARDAN TASARRUF OLUR EĞİTİMDEN TASARRUF OLMAZ
Datça Eğitim Hakkı Platformu bugün Cumhuriyet Meydanı’ndan haykırdı.
“İtibardan tasarruf olur
Eğitimden tasarruf olmaz.”
İktidarın gerici eğitim sistemine pankartlarla karşı çıkan öğretim görevlileri kalabalık bir topluluğa seslenirken,
Platform Sözcüsü Seyran Sakarya’nın okuduğu basın açıklamasında şu görüşlere yer verildi.
“2024-2025 eğitim-öğretim yılı, Türkiye’de eğitim sisteminin karşı karşıya kaldığı derin sorunların gölgesinde
başlamaktadır. Ekonomik krizin ağırlaşarak sürmesi, eğitim masraflarının artması, ÇEDES ve benzeri
projelerle eğitimin dinselleştirilmesi çabaları, laikliğe ve bilime aykırı müfredat değişiklikleri, öğrencileri
Mesleki Eğitim Merkezleri’ne (MESEM) yönlendirme girişimleri gibi konular bu eğitim yılının temel tartışma
başlıkları arasında yer almaktadır.
Eğitimde yaşanan ve yapısal hale gelen sorunlar her ne kadar görmezden gelinmeye çalışılsa da, eğitim
sorunu, ülke ekonomisinde yaşanan sıkıntıların ardından halkın en öncelikli gündemi olmayı sürdürmektedir.
Çocuklar, eğitim hakkından eşit koşullarda yararlanamamakta; çocuk istismarı anlamına gelen çocuk yaşta
evlendirme gibi sosyal sorunlar yeterince ele alınmamaktadır. Yoksul, emekçi ailelerin çocukları başta olmak
üzere kız çocukları ve kırsal kesimde yaşayan çocuklar açısından eğitime erişim konusunda yaşanan sorunlar
devam etmektedir. Bölgesel, cinsel, sınıfsal eşitsizlikler ve ana dilinde eğitim hakkının gaspı gibi, iktidarın
çözmek bir yana daha da derinleştirdiği temel sorunlarla kuşatılmış bir eğitim-öğretim dönemi bizi
beklemektedir.
Eğitim sisteminde farklı kimlik ve kültürler üzerinden yaşanan ayrımcılıklar, eğitimde önemli bir eşitsizlik
kaynağıdır. Farklı etnik kimliklere mensup öğrenciler, dil engelleri ve kültürel farklılıklar nedeniyle dışlanma
tehdidi ile karşı karşıya kalmaktadır. Temel bir insan hakkı olan ana dilinde eğitim hakkının yok sayılması, bu
öğrencilerin eğitimde geri kalmalarına neden olmaktadır.
Kamusal eğitimden uzaklaşmanın iki temel sonucu bulunmaktadır: Birincisi, devlet okulu ve özel okullar
arasındaki nitelik ayrımıdır. Bu ayrım, telafisi mümkün olmayan eşitsizliklerin doğmasına neden olmaktadır.
İkincisi ise kamusal eğitimin tasfiyesidir. Devlet, okullarını ayrıştırarak zenginle yoksula ayrı ayrı ‘devlet
okulu’ ve hatta aynı devlet okulu içinde gelir durumuna göre farklı sınıflar oluşturma gibi uygulamalarla bu
tasfiyeyi belirgin şekilde yaygınlaştırmaktadır.
2023/2024 eğitim-öğretim yılının ikinci yarısında kamuoyu ile paylaşılan müfredat değişiklikleri,
kamuoyunda yoğun tartışmalara yol açmış, yapılan değişikliklerin bilimsel ve laik eğitime temelden aykırı
düzenlemeler olduğu ortaya çıkmıştır. Yeni müfredat, öğrencilerin eleştirel düşünme becerilerini zayıflatacak
önemli kaygılar doğurmuştur. Eğitim sistemini Türk-İslam sentezi çerçevesinde yeniden şekillendirme
çabalarının bir yansıması olarak karşımıza çıkan bu değişiklikler, ders kitaplarında İslami öğretilerin belirgin
hale gelmesine neden olmuştur. Ayrıca, toplumsal cinsiyet rollerine yönelik geleneksel ve patriarkal bakış
açısının yeniden güçlendirilmesi, toplumsal cinsiyet eşitliği kavramının ele alınmaması gibi sorunlar da
dikkat çekmektedir. Bu yaklaşım, öğrencilerin eşitlik ilkelerini benimsemelerini zorlaştıran bir etki yaratacak
ve kadınların haklarına yönelik saldırıların meşrulaştırılmasına zemin hazırlayacaktır.
2024-2025 eğitim-öğretim yılı başında, öğrenciler ve veliler artan okul ve kırtasiye masraflarıyla karşı
karşıyadır. Yüksek enflasyon ve ekonomik kriz, eğitim giderlerini ciddi anlamda artırmıştır. Yüksek kayıt
ücretleri, zorunlu bağış uygulamaları ve kırtasiye ürünlerinin fiyatlarındaki artışlar, öğrenci ailelerinin
bütçelerinde büyük gedikler açmaya başlamıştır.
Artan okul ve kırtasiye masrafları, eğitime erişimdeki eşitsizlikleri derinleştirmekte ve dar gelirli ailelerin
çocukları, bu masrafları karşılayamadıkları için dezavantajlı duruma düşmektedir. Devlet, her bireyin eğitim
hakkından eşit koşullarda yararlanmasını sağlamakla yükümlüdür.
Eğitimdeki en önemli sorunlardan biri de öğrencilerin okullardaki beslenme sorunudur. Birçok öğrenci okula
kahvaltı yapmadan gitmekte, evine dönerken yemek yemeden gününü tamamlamaktadır. Sağlıklı beslenme,
çocukların büyüme ve gelişimleri ile okul başarıları üzerinde önemli bir etkiye sahiptir. Yetersiz beslenme,
dikkat sürelerini kısaltmakta, öğrenme güçlüklerine ve davranış bozukluklarına neden olabilmektedir.
Okullardaki beslenme, ulaşım, barınma sorunları ve ekonomik sıkıntılar yetmezmiş gibi bugün bir kez daha
çocuklarımızın geleceğine yapılan ihanetin tanığıyız. İşgücü Uyum Programı (İUP), okullarımızın en temel
ihtiyacı olan temizlik ve hijyen konusunda dahi tasarruf tedbirleriyle kısıtlanıyor. Haftada yalnızca üç gün
çalıştırılacak yardımcı hizmet personelleri, asgari ücretin bile çok altında bir ücretle görevlendiriliyor. Üstelik,
çalıştıkları günler sigortaları yapılırken, bu süre emekliliğe bile sayılmıyor. Bu koşullarda kim bu işi yapmak
ister? Üç gün yeter mi? Çocuklarımızın sağlığı bu kadar ucuz mu?
Okullarda temizlik bir lüks değil, zorunluluktur! Bir çocuğun sağlıklı bir ortamda eğitim alması, en temel
insan haklarından biridir. Fakat bu sorumluluğu yerine getirmek yerine, hükümet geçici ve güvencesiz
çözümlerle bizi oyalıyor. Okullarımızda hijyen eksikliği nedeniyle yaşanacak salgın hastalıklar kapıda bekliyor.
Sarayın harcamaları, sermayeye verilen vergi afları devam ederken, eğitim bütçesinden tasarruf yapılması
hangi akla sığar? Devletin asli görevi, eğitime ve çocuklarımızın geleceğine yatırım yapmaktır. Ancak,
milyonlarca lira sarayın lüks harcamalarına, büyük şirketlere teşvikler olarak aktarılırken okullarımıza yeterli
ödenek ayrılmıyor.
Tasarruf adı altında, çocuklarımızın sağlığı ve geleceği riske atılamaz. Eğitim-Sen olarak, her çocuğun hijyenik
koşullarda eğitim alması için kadrolu ve güvenceli temizlik personeli istihdam edilmesini talep ediyoruz.
Ayrıca, her öğrenciye bir öğün yemek ve temiz içme suyu sağlanması, kamusal eğitimin bir parçası olarak
kabul edilmelidir. Bu, çocuklarımızın sadece bugünü değil, yarınını da güvence altına alacak bir adımdır.
Bütün bu olumsuzluklara çözüm olarak şu önerilerimizi halkımıza, taleplerimizi yetkililere sunuyoruz:
• Eğitim sisteminin kamusal niteliği artırılmalı, eğitimde eşitlik sağlanmalıdır. Devlet, tüm çocukların
eğitim hakkını güvence altına almalıdır.
• Ailelerin eğitim masraflarını karşılamak için burs ve maddi destek programları oluşturulmalıdır. Okul
kayıt ücretleri ve kırtasiye masrafları azaltılmalıdır.
• Eğitim müfredatı, bilimsel ve laik ilkeler doğrultusunda yeniden düzenlenmeli, eleştirel düşünme
becerilerini geliştiren içeriklere yer verilmelidir.
• Tarikat, cemaat iş birliğine ve dolayısıyla ÇEDES ‘e son verilmeli.
• Çocuk işçi sömürüsünün ve köleliğinin projesi olan MESEM uygulaması kaldırılmalı.
• Kırsal ve dezavantajlı bölgelerdeki okulların altyapısı ve öğretmen sayısı artırılmalı, öğrencilere eşit
eğitim fırsatları sunulmalıdır.
• Farklı etnik kökenlere sahip çocuklar için anadilinde eğitim imkânı sağlanmalı, dil engellerinin
aşılmasına yönelik destekler verilmelidir.
• Okul yemek programları yaygınlaştırılmalı, tüm öğrencilere sağlıklı beslenme imkanları sunulmalıdır.
• Engelli çocuklar için özel eğitim programları ve gerekli fiziksel altyapı sağlanmalı, eğitimde fırsat
eşitliği temin edilmelidir.
• Kız çocuklarının eğitim haklarının korunması için toplumsal bilinçlendirme kampanyaları
düzenlenmeli, erken yaşta evliliklerin önlenmesi için yasal düzenlemeler yapılmalıdır.
• Mülteci çocukların eğitimlerine devam edebilmeleri için dil öğrenme ve entegrasyon programları
oluşturulmalıdır.
• Veliler, öğretmenler ve öğrencilerin görüşlerinin alındığı katılımcı bir eğitim yönetimi anlayışı
benimsenmelidir. “















