Tarçın…
Taşlık’ın sırtlarında yürüyen neşeydi o.
Bir köpekten öte, bir simgeydi.
Sevildi, beslendi, bakıldı. Bir turizmci gönülden sahip çıkmıştı ona.
Ama yetmedi.
Dört gün önce, Tarçın Datça Belediyesi tarafından alındı.
Üstelik hakkında “yüzyılın torpili” iddiaları bulunan bir veterinerin eliyle.
Turizmci “Ben sahipleneceğim” dedi, dinlemediler.
Tarçın kısırlaştırıldı.
Ve o andan itibaren kaderi de kesildi.
Dün sabah, hayvanseverler onu geri almak için gitti.
Götürülürken sağlıklıydı.
Döndüğünde can çekişiyordu.
Ve Tarçın, bugün son nefesini verdi.
İç organlarda enfeksiyon.
Darp şüphesi. İç kanama.
Şimdi sormak gerekiyor.
Bu canın hesabını kim verecek?
Bu kaçıncı “belediyeye teslim edilen” ve geri dönmeyen hayvan?
Bu kaçıncı göz göre göre gelen ölüm?
Üstelik bu veterinerin Marmaris Belediyesi ’nde benzer ölümler ve halk tepkisi nedeniyle görevden alındığı iddiaları, aylar öncesinden konuşuluyordu.
O uyarılar duyulmadı, görülmedi.
Daha da kötüsü, bu kişi için özel şartname hazırlanarak sahte ikametgahla işe alındığı ortaya çıktı.
Yani bu süreç usule göre değil, adama göre kurgulanmıştı.
Herkesin dilinde bu.
O halde tek suçlu bir veteriner değildir!
Ona o kapıyı açanlar da sorumludur.
Torpil zincirini kuranlar da…
Göz yumanlar, kulak tıkayanlar, susanlar da!
Bu ölüm bir ihmal değil, bir düzendir.
Ve Tarçın’ın kanı, sadece asfaltı değil, vicdanları da boyamıştır artık.
Bu hesabı kim verecek?
Bu hesap sorulmadıkça, daha çok Tarçın yitip gidecek.
Tıpkı Marmaris’te olduğu gibi.

***
Bu işin partisi yok. Gazetecinin derdinden gazeteci anlar.

***
SAYIN TAMER MANDALİNCİ
İNSANDA UTANMA OLUR!
24 Temmuz Türkiye’de Basın Özgürlüğü için Mücadele Günü.
Kimi kutlar, kimi anımsar, kimi mücadele eder.
Kimi de o gün geldiğinde kameraların karşısına geçip sahte cümlelerle “özgürlüğün” hamisi kesilir.
Bodrum Belediye Başkanı Tamer Mandalinci, bugün aynen bunu yaptı. Elinde kalem tutan herkesin gözünün içine baka baka şunu söyledi.
“24 Temmuz Basın Özgürlüğü için Mücadele Günü’nü kutluyor; özgürlük yeniden bayram olana dek tüm basın emekçilerinin mücadelelerinde yanlarında olduğumu ifade ediyorum.”
Ne güzel. Ne yaldızlı cümleler.
Peki birkaç gün önce ne yaptı bu özgürlük dostu sayın başkan?
Bodrum Belediyesi’nde tam 9 yıldır “metin yazarı” olarak çalışan gazeteci Deniz Özbaş’ı tek taraflı ve hukuksuz olarak görevden aldı. Hem de öyle bir kılıfla ki, evlere şenlik. “Artık metin yazarına gerek yokmuş.”
Deniz Özbaş kim mi?
Bodrum’un kültürel belleğini oluşturan 28 kitabın yayımlanmasında görev almış, kendi yazdığı yaklaşık 20 kitabı belediye çatısı altında Bodrum’a kazandırmış bir kalem emekçisi.
Üstelik 2 bine yakın akademik tezi inceleyip “Bodrum Belleği” projesine katkı sunmuş, arşivlemiş, derlemiş. Kısacası kentin geçmişini yazıyla geleceğe taşıyan biri.
Şimdi ne yapıyor?
Dört gündür belediye binasının önünde, elinde bir dövizle bekliyor.
Yazılarıyla inşa ettiği belediye binasının önünde, hak mücadelesi veriyor.
Ama onun işine son veren başkan bugün basın emekçilerine “yanınızdayım” diyor.
İnsaf yetmez. Bu artık yüzsüzlük. Bu artık ahlaki çöküntünün belediye bültenine dönüşmüş hali.
Kelimelere kıymet biçen, kültürel üretimi savunan herkes sormalı.
Deniz Özbaş gibi bir kalemi Bodrum Belediyesi’nde “fazlalık” gören anlayış, hangi kültürel vizyonla övünebilir?
Ve en önemlisi, “Basın özgürlüğü” diyen bir ağız, kendi kurumunda bir gazeteciyi nasıl böylesine sessizce harcar?
Basın özgürlüğü, yalnızca yılda bir gün süslü cümlelerle kutlanacak bir dekor değildir.
O, işten atıldığında yalnız bırakılmamak demektir.
O, elinde dövizle bekleyen gazetecinin önünden başını çevirip geçmemektir.
Bugün, basın özgürlüğü için mücadele günü mü?
Yoksa ikiyüzlülüğün basın açıklamasıyla meşrulaştırıldığı bir tarih mi?
Cevabı Bodrum’un belleği verecek.
Ve belki de artık kimse o belleği silemeyecek.

***
VİCDANIN KIBLESİ NEREDE?
Öyle bir masa ki… Üzerinde pirinçler saray gibi yığılmış, etler dağ olmuş.
Altın varaklı sofralar, kırmızı halılar, kolalı cüppeler.
Şatafatın içinde kaybolmuş eller, doyduğunu değil, daha ne kadar tüketebileceğini hesap ediyor.
Görgü değil, gösteriş, paylaşmak değil, sahip olmak kutsanıyor.
Bir başka karede, ağlayan çocuklar var. Üzerlerinde kurum bağlamış tencereler, gözlerinde yanık bir açlık. Eller değil tabaklar uzanıyor boşluğa. Ne var ki dökülecek bir lokma yok. Gaza basılmış umutların, bombalanmış fırınların, yıkılmış sofraların ortasında, hala bir parça hayata tutunmaya çalışan çocuklar…
Ve her iki karede de ortak olan bir şey var. Kıble aynı. Dillerde aynı dua, alınlarda aynı secde. Ama biri, şükürsüz bir bollukla imtihan olurken, diğeri ekmeksizliğin en koyu karanlığında sabrı kuşanıyor.
Bu nasıl bir çelişkidir?
Aynı ayette, “komşusu açken tok yatan bizden değildir” diyen bir peygamberin ümmeti, nasıl olur da bu kadar uzak düşer birbirine?
Suudi saraylarında gümüş tabaklardan akan et suları, Gazze’nin yoksul çocuklarının gözyaşlarını silebilir mi?
Ya da her gün yenen ziyafetler, yeryüzünde açlıktan ölen bir çocuğun bedelini ödeyebilir mi?
Belki de mesele sadece ekmek değil, vicdan sofralarının kuraklığıdır.
Belki de en büyük kıtlık, doymak bilmeyen nefislerin açlığıdır.
Dünya dönerken, bir yanı zenginlikten sarhoş, diğer yanı açlıktan baygınsa, orada adalet susmuştur. Ve adalet sustuğunda, dinin sesi de, ahlakın yankısı da boğulur.

***
Beşiktaş, yeni transferlerinin formsuzluğu, dağınık görüntüsü ve uyumsuz oyunuyla sahada hayal kırıklığı yarattı. Pozisyon üretmekte zorlanan siyah-beyazlılar, organize olamayan futbol anlayışıyla beklentilerin çok uzağında kaldı.
En düşündürücü olan da 19 yaşındaki Santana’nın elini kolunu sallayarak golü ve asistleri sıralamasıydı.

***
İSKELE
Denize baksam
Kayığın hatırı kalır
Ağaca baksam
Bulutun
Peki ya iskele?
Oktay Rıfat bu şiiri yazarken muhtemelen bir koyda oturuyordu.
Ama bilseydi bugün Datça’da her koyda birkaç “iskele müteahhidi” olduğunu,
şiirin son dizesini şöyle tamamlar mıydı acaba.
“İskele üstü kalamar, yanına da şezlong ister miydiniz?”
Çünkü Datça koylarında bir şiir gibi yükselen (!) iskeleler var artık.
Betondan, ahşaptan, dubadan serbest vezinle.
Kimisi denizin kulağına fısıldıyor, “Ben buradayım, kaçak ama kalıcıyım” diye.
Kimisi de ‘Bana dokunma turizme katkım var” diye.
Eskiden şiirlerde iskeleler sevgiliden ayrılığın simgesiydi.
Şimdi “üstüne masa sandalye atarız, üç de kalamar satarız” kafası.
Mantar gibi çıkıyorlar.
Hem romantik, hem kaçak!
Yasalara da duygusal yaklaşıyorlar.
“Beni anlamaya çalış, ben öyle bir iskeleyim.”
Şimdilik bu kadar yazayım.
Yakında bu iskeleler değil şiir, epik bir kaçak yapı destanı olur.
İskele bile iskele olduğundan utanır.
Utanması gerekenler gülerken.

***
BİR ANNE GİTTİ
BİN DİRENİŞ KALDI
Bir anne düşünün…
Oğlunun kemiğine bile ulaşmak için 58 gün boyunca tüm kapıları aşındıran, gözyaşını kurutup adaletin izini süren, her Cumartesi aynı meydana aynı ağırlıkla oturan…
Emine Ocak’tı o.
Bugün aramızdan ayrıldı.
89 yaşındaydı.
Ama ardında bir ömürlük direniş, bir halkın vicdanı kaldı.
Oğlu Hasan, 1995’in o karanlık Mart ayında gözaltına alındı. Gazi Mahallesi yanarken, devletin eli oğlunu aldı ondan.
Günlerce, haftalarca aradı.
Savcılıklar, karakollar, morglar…
Bir annenin düşmemesi gereken izlere düştü Emine Ana.
Sonunda bir kimsesizler mezarlığında buldu Hasan’ını.
Tanıyamadı neredeyse…
İşkenceyle tanınmaz hale gelen o beden, yalnızca bir annenin kalbiyle teşhis edilebilirdi.
Ama o gün, sadece bir cenaze töreni olmadı.
O gün, Türkiye’nin en onurlu sessiz çığlığı doğdu:
Cumartesi Anneleri.
Emine Ocak, sadece Hasan’ın annesi değildi artık.
Kaybedilen tüm çocukların annesi oldu.
Her Cumartesi, Galatasaray Meydanı’nda siyahlar içinde, elinde oğlunun fotoğrafıyla bekledi.
Kimi zaman polis copuyla, kimi zaman devletin inkarıyla karşılaştı.
Ama hiçbir zaman geri adım atmadı.
Çünkü onun omuzlarında sadece bir evladın kaybı değil, bir halkın adalet özlemi vardı.
Çünkü onun yüreğinde sadece Hasan değil, Türkiye’nin kaybolmuş vicdanı da yatıyordu.
Emine Ocak artık aramızda değil.
Ama Galatasaray Lisesi’nin önünde oturan her anne, her genç, her vicdan sahibi insan onun mirasını taşıyor.
O şimdi başka bir gökyüzünde, oğluna “Artık geldim, seni yalnız bırakmayacağım” diyen bir annenin huzuruyla bakıyordur aşağıya.















