Yaşadığım evin hemen altı.
İstinat duvarının dibinde yere serilerek başlayan eski eşya pazarı.
Bu tür pazarlara eskiden “Bitpazarı” denirdi.
Diğer ucu Eşrefpaşa’ya yaklaşan bu pazar, önceden pazar sabahı tan atmadan kurulur, saat üç gibi olup da güneş karşıdan vurunca son bulur; para etmeyeceği düşünülen daha çok tekstil ürünleri çöpe atılır, geride kalan ne varsa toplanırdı.
Pandemiden sonra zabıta bu insanlara gündüz izin vermez oldu. Sabah 9-10 gibi kendilerinden gitmezlerse zabıta müdahale ediyor.
Bazen duvarın demirine yaslanıyor, bir süre izliyorum.
Gencecik kadınların hepsi ikinci el olan südyenler den giyilebilecek olanı, kimi pantolon, kimi perde, bluz seçiyor.
Erkekler daha çok ayakkabı ve ev eşyası bakıyor.
Daha çok eski model araba ile gelen satıcılar, sergilerinin başında uyumadan sabahlıyor. Kimi yanında getirdiği termos da çay, kimi kahve ile sabahlıyor.
Cadde bol ışığa sahip. Diğer günler çok tenha olan bu cadde, cumartesi akşamı şenlik yerine benziyor..

***
Ercan Kesal, 4 Ağustos 2021
Ahmet Erhan’a dair…
501 NUMARALI ODA
501 numaralı oda. Bizim hastanenin en şık odası. Torpilli yani. Çoğunlukla benim ya da hekim arkadaşlarımın yakınlarının hastalandıklarında konuk edildikleri oda.
1997 yılında gelmiştim Okmeydanı’na. İçinde düğün salonu, kamyon tamirhanesi, et lokantası, kıraathane, oto galerisi, muhasebe bürosu ve hafriyatçı olan altı katlı bir binaydı ve benim hayalimde çoktan “hastane” olmaya başlamıştı. Binanın sahibi Erzincanlı Hasan Amca’yla haftalar süren konuşmaların nihayetinde, “mutlu son”a yaklaştığımızı hissetmiştim. Hasan Amca son buluşmamızda, “Tamam doktor bey, ben anlaşmaya menfi bakıyorum” deyince, bir süre korkuyla bakakalmıştım adama. Ama, şimşek hızıyla, onun “menfi”yle “müspet”i karıştırdığını fark ederek, “Tamam Hasan Amca, ben de menfi düşünüyorum! O zaman hayırlı olsun” diyerek binanın anahtarına kavuşmuştum.
Hastaneyi kurarken, başımdan envai işler geçti. Tepemde hiç durmadan sallanan bürokrasi kılıcı, bitmeyen banka kredileri, ne zaman batacağımı bekleyen meslektaşlarım, akılsız dostlarım, kalbinden kötülüğü silememiş budalalar vs…
Ağzımda kaşıkla yemek masasında uyuduğum gecelerin sonunda ve galiba sadece, anamın hayır dualarıyla, onun “Çok istersen olur kuzum” düsturuyla hastaneyi ortaya çıkarabildim.
Aslında baştaki soruyu sormanın tam sırası: Ben bu hastaneyi niye kurmuştum? Makinelerin sahibi olacaktım öncelikle. Patron olacaktım bir nevi. Ama, farklı bir patron!
“Bakın; hastanecilik, üstelik özel hastanecilik, başka türlü de yapılabilir” diyebilmek içindi tüm çektiklerim. En sevdiklerimin son yolculuklarından önce uğradıkları zorunlu bir istasyon olacağını ise hiç aklıma getirmemiştim.
501 numaralı oda. Babamın, Metin Erksan’ın, Tuncer Necmioğlu’nun, doktor arkadaşım Aydın’ın ve son olarak da Erhan’ın yattığı oda. Ahmet Erhan’ın yani…
Resim aynı. Acilin önünde yaptığım mutat cenaze konuşması ve oradan cenaze aracıyla gönderilen cenazelerimiz.
Kendime soruyorum, ‘’Ben bu hastaneyi dostlarımla, sevdiklerimle, yakınlarımla, son günlerinde, temiz ve soğuk çarşafların arkasından hüzünlü bakışmalar ve sessiz ağıtlar yaşayayım diye mi kurdum?’’
Ne büyük bahtsızlık ve ne çaresiz bir hayal kırıklığı…
***
Yıl 1976… Üniversiteyi kazanmıştım ve taşradan Başkent’e gidiyordum. Ankara’ya yani… Hayatımda hep soluk ama yakıcı fotoğraflarla yer alan kente.
Nevşehir Lisesi’nden mezun olup Siyasal’ı kazandığım sene, abimin, Anadol kamyonetin arkasına koyup getirdiği üç beş eşyayla birlikte, İç Cebeci’de, somyamın bile zor sığdığı küçük bir daireye yerleşmiştim. İlk gece hiç uyumadan, odamın penceresinden, korku ve şaşkınlık içinde, karanlık ve sisli bir Ankara’ya baktığımı hatırlıyorum. Ertesi gün yaptığım ilk iş ise, Zafer çarşısına giderek kulağımda Che Guevara marşlarıyla kitapçıları dolaşmak olmuştu. Büyülenmiş gibi ve büyük bir hayranlıkla. Ankara benim resimle, müzikle, kitapla ve en önemlisi politikayla gerçek manada tanışıp, etkilendiğim ilk şehirdir.
Aradan yıllar geçti. Kavga ve koşturmayla geçen, toz duman içinde bir on yıl. Sonra 1984’te bir doktor olarak döndüm Ankara’ya. Şehre geldiğim ilk gün yaptığım iş, yine Zafer Çarşısı’na gitmek oldu. Ama, bu sefer genç bir şairle tanışmaktı derdim. “Akdeniz Lirikleri” ve “Alacakaranlıktaki Ülke” kitaplarının şairi Ahmet Erhan’la.
Onu ilk gördüğüm andan aklımda kalan fotoğraf, çarşı içindeki bir sahafın önüne oturmuş, sessizce kitap okuyan, güzel yüzlü bir delikanlı. Ahmet Erhan. Ahbaplarının bildiği haliyle bizim “Erhan” yani. Yavaş yavaş, sessizce konuşmuş, sohbet etmiştik. İlk görüşte de ısınmıştık birbirimize.
Sonra… Sonrası binlerce hikaye, anı ve fotoğraf işte. Şiir, türkü, içki müzik, dostluk, keder, coşku. Sümer sokak buluşmaları. Sohbetler, sonsuza kadar sürecek zannedilen arkadaşlıklar. Behçet, Akif, Adnan, Murat, Oktay, Bülent, A.Telli, Tolga… Oğlu Deniz’in doğumu. Sivas. Behçet’i kaybedişimiz. Azer’in ölümü.
1990 yılına kadar Ankara’da kaldım. Sonra da İstanbul…
Erhan, İstanbul’a da geldi sonra. Kaldı ve yerleşti üstelik. Ama aklı hep Ankara’daydı sanki. Sevgili Hacer’in olağanüstü gayreti ve çabası Erhan’a ömür kattı. Ama yetmedi.
Erken sabah ziyaretlerimin birinde, 501 numarada üç kadın, Erhan’ın rutin vücut temizliğini yapıyordu. Biri, cefakar eşi Hacer, diğerleri hemşire ve temizlik görevlisi. Bir süredir yatağa bağımlı olan Erhan, sessizce ve tepkisizce, yapılanları izleyerek yatağında yatıyordu. Kapıda biraz durdum ve bekledim. Sonra fark etti beni ve bakıştık bir süre…
”Ah kardeşim!” dedim içimden. “Yan yana yürüdüğümüz, sarhoş olup ağladığımız, kucaklaşıp coştuğumuz; uykulu, uykusuz, hiç bitmeyecek zannettiğimiz, gençliğimiz, gecelerimiz…”
Bir hinlik geldi aklıma.
Yatağın yanına gelerek, “tamam birader” dedim. “Evet, böyle bir hayalimizi hatırlıyorum. Etrafımızda kadınlar olacaktı. Onlar fır döneceklerdi. Biz yan gelip yatacaktık. Keyif keka. Ama sanki bu değildi” dedim, sırıtarak. İnce, kararmış dudaklarını güçsüzce açıp, gülümsedi.
Bir kaç gün sonra da kaybettik…
A. Erhan, her şeyden önce benim çok yakın dostum ve kardeşimdi; O’na dair tarafsız olamam. Ama, bütün objektifliğimle söyleyebilirim ki, dünyanın en iyi şairlerinden biriydi.
Hayatı da şiiri gibiydi ve hep yazdığı gibi yaşadı.
Acil önündeki mutat cenaze törenine dönelim:
Şöyle dedim orada:
“Namık Kemal’in bir dizesi geliyor aklıma, “Bais-i şekva bize hüznü umumidir Kemal, kendi derdi gönlümün billah gelmez yadıma.” “Dünyanın tüm dertlerini öylesine yüklenmişim ki, kendi derdim aklıma dahi gelmiyor” diyor Namık Kemal.
Evet… Erhan tam da böyleydi işte. Sisin içinde kaybolmuş bir fener gibi dünya derdinin içinde kaybolmuş birisiydi. Öylesine kaybolmuştu ki, kendi siluetini dahi seçemez olmuştuk.
Erhan yerini yazdığı şiirlerle belli ediyordu. Kısacık ömür denizinde bir deniz feneri gibi ses verdi hep. Kaybolmuş, yitip gitmiş vücuduna, ancak çıkardığı iniltilerden, yani şiirlerinden ulaşabilirdiniz. Dünyanın en içten, en yakıcı, en sade ve pürüzsüz şiirleriydi bunlar. Bulduğunuzda kaybolan ve yeniden, bir başka sisin içinden, yeni iniltiler çıkaran bir deniz feneriydi Erhan.
J. Steinbeck’in “Bitmeyen Kavga”sında, roman kahramanı, ölen yoldaşını, toplanan kalabalığın önünde şu cümleyle uğurlar ve bu kitabın son cümlesidir:
“O, kendisi için hiç bir şey istemedi yoldaşlar, hiçbir şey istemedi!”
Ahmet Erhan, bu dünyada, kendisi için hiçbir şey istemeden yaşadı ve öylece öldü.
Ben şahidim.
Ercan KESAL
***
Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı, yangına alınacak önlemi açıkladı “Yangının çıkmaması lazım!.”
Pandemi sürecinde eski sağlık bakanı Fahrettin Koca da benzer bir söz etmişti.
“Corona için elimizde güçlü bir koz var, yakalanmamak!”
Benim daha akli bir önerim var!
Üsttekine benzer çözüm önerenler üremesin!.
***
”Adamın biri otomobiliyle giderken yolda bir yolcu alır. Adam arka tarafa biner..
Şoför;
– Eee hemşerim, kimsin, nereye gidersin?
Yolcu;
– Ben azrailim, canını almaya geldim..
Şoför alaycı bir tavırla;
– Sen mi azrailsin? Yav senin gibi azrail olur mu hiç?
Yolcu sakin bir tavırla;
– Sen daha önce azraili gördün mü de tarif ediyorsun? İnanmadın bana öyle mi?
Şoför;
– İnanmadım tabi..
Yolcu;
– O zaman 200 metre ileride bir adam daha alacaksın..
Gerçekten de adamın dediği gibi şoför 200 metre ileride bir yolcu daha alır ve bu yolcu ön tarafa oturur. Olay bundan sonra daha da ilginç bir hal alır..
Şoför yanındakine;
– Eee sen kimsin, nereye gidersin?
Öndeki yeni yolcu;
– Ağabey, beni merkezde bir yerde indirirsen çok sevinirim..
Şoför;
– Yav şu arkadaki adam bana azrailim diyor. Görüyor musun şu herifi? Ben kendisine iyilik ediyorum, o ise benimle dalga geçiyor zibidi..
Öndeki yolcu arkaya bakar, sonra da;
– Abi arkada kimse yok ki..
Şoför hışımla arkaya döner ve;
– Kör müsün be! Adam, arkada oturuyor ya..
Öndeki yolcu arkaya bir daha bakar;
– Abi senin kafan iyi mi?Yoksa benimle dalga mı geçiyorsun?
Bu sefer arkadaki söze girer;
– Gördün mü, öndeki yolcu beni ne duyabilir ne de görebilir..
Şoförün bir anda dizlerinin bağı çözülür, beti benzi atar..
Arkadaki yolcu;
– Hadi, arabayı kenara çek, iki rekat namaz kıl, sonra da canını alacağım..
Şoför ağlamaklı, çaresiz bir şekilde arabayı kenara çeker ve iner arabadan..
Sonraaa…
Sonra ne olmuş biliyor musunuz?
Adamlar arabayı aldığı gibi kaçmışlar…”
SİZİN Memlekette EŞEK YOK MU ?
Aziz Nesin.














