İnsan, kelimelerle kendini var etti; fakat her varoluş, aşırılığında kendi zıddını doğurur. Söz çoğaldıkça anlam inceldi, gürültüye dönüştü.
Bugünün dijital meydanlarında, azınlık bir zümre kelimelerle adeta ‘bombardıman’ yaparken, büyük çoğunluk bu söz yağmuru altında suskunluğa itilmiş bir kalabalık hâline geldi.
Ne çıkabiliyorsun, çünkü çıkmak ayıp sayılıyor; ne de dahil olabiliyorsun, çünkü bu kadar gürültüyü ruhun taşıyamıyor. Oysa insan ruhunun da bir nadas vakti vardır.
Bu suskunluk ihtiyacı, yalnızca zihinsel bir arınma değil, bedenin biyolojik ritmine de derinden bağlıdır. Yunanistan’ın siesta saatlerinde dünya yavaşlar; insanlar sadece bedenlerini değil, zihinlerini de dinlendirirler. O birkaç saatlik kolektif sessizlik, ruhun detoksudur.
Ancak bu sessizlik, yalnızca felsefi bir dinginlik değildir; metabolik bir şifa pratiğidir aynı zamanda. Modern bilimin diliyle konuşursak, siesta saatlerinde bedende kortizol düşer, parasempatik sinir sistemi devreye girer, insülin hassasiyeti artar. Bu yüzden belki de Yunanistan, Avrupa’da şeker hastalığını (diyabet) en iyi yöneten ülkelerden biri olmuştur.
Obezite ve diyabetin yaygın olduğu bu ülkede, şeker hastalığı izleminde önemli bir parametre olan HbA1c hedef değerine ulaşmada tüm Avrupa’da en başarılı ülke Yunanistan. Ana başarı nedeni bir toplum olarak konuşma kadar susmayı bilen toplum olması: Siesta saatinde ne politikacı konuşuyor ne de sosyal medya kalemşörleri.
Diyabet, yalnızca karbonhidrat metabolizmasının değil; zamanı yönetemeyen, sürekli tetikte kalan bir zihnin hastalığıdır da. Çünkü sürekli uyarılma halinde kalan beden, glukozunu kullanamaz. Stres hormonları, vücudu sürekli “kaç ya da savaş” haline hapsederken, kan şekeri yükselecek, düşemeyecektir.
Ancak siesta, modern çağın unuttuğu bir şeyi hatırlatır: Bedenin de suskunluğa ihtiyacı vardır.
Siestada, gün ortasında birkaç saatliğine kelimeler de işler de telaşlar da çekilir; yalnızca nefes kalır geriye. Bu biyolojik sessizlik, HbA1c seviyelerinde, pankreasta, hücrelerin enerji dengesinde yankılanır. Bu yüzden Yunanistan’da insanlar yalnızca daha huzurlu değil, daha dengeli kan şekerine sahip olarak yaşlanırlar.
Türkiye gibi ülkelerde ise sosyal medya ve gündem sürekli zihni uyanık tutar. İnsanın ruhuna dinlenme alanı kalmadığı gibi, bedeni de sürekli ‘savaş’ modunda kalır. O yüzden bizim şehirlerimizde belki de diyabet tedavisi ilaçla değil, önce “sükûnet reçetesiyle” başlamalıydı.
Nietzsche, “Sessizlik, insanın içinden konuşan hakikatin yankısıdır” demişti. Modern tıp da bunu doğruluyor; çünkü o sessizlik, bedenin biyolojik dengesiyle de konuşuyor.
Kelimenin hükmü çoklaştıkça, anlam derinliğini kaybeder. Sözler çoğaldıkça, insanın içine işleyen o ince sirayet kaybolur. Oysa anlam, fethetmek istemez; sirayet etmek ister. Gürültüyle değil, sükûnetle ilerler; çünkü hakikat, susmuş zihinlerde daha iyi yankılanır.
Bugün ruhlarımız, kelimelerle değil, kelimelerin çekildiği boşlukta nefes alabiliyor. Fakat modern insan, o boşluğu doldurma telaşında; her an bir şey söyleme, paylaşma, parıldama derdinde. İşte bu yüzden, anlamın sirayeti için gereken o sessiz koridorlar daralıyor, yok oluyor.
Ve toplum, sözün ışıltısında körleştiğinde, anlamın pusulası kaybolur. Kelimenin gösterişinde büyüyen her toplum, içsel ahengini yitirir. Bu bağlamda Türkiye’ye dönüp ne yapmalı sorusunu büyültmeliyiz.
Unutmayalım ki; toplumsal barış, bedenin biyolojik ve ruhsal dinginliğinden azade değildir.
Sağlıcakla kalın.
https://www.evrensel.net/yazi/97452/sozun-gurultusu-sukunetin-sirayeti-beden-ve-sifa














