Kendisi bağımlı kılınan bir meslek grubunun bağımlılıkla mücadelede diğer başlıklarda başarılı olması mümkün mü?
Hekimler, madde bağımlılığından teknoloji bağımlılığına, kumardan yeme bozukluklarına kadar pek çok türle mücadele eden sağlık profesyonelleridir. Ancak ironik bir durum var; bağımlılığa karşı savaşan bu grubun kendisi, yeni bir bağımlılık türünün mağduru: ‘Ekran bağımlılığı’
Elektronik hasta kayıtları, otomasyon sistemleri, reçete portalları, randevu arayüzleri…Modern hekimin eli kaleme değil, klavyeye; gözü hastaya değil, ekrana dönük hale gelmiştir. Her muayene bir dijital işlem sürecine; her hasta bir tıklanacak dosyaya indirgenmiştir. Böyle bir mesleki atmosferde hekim, artık yalnızca hastayı değil, sistemi de “beslemek” zorundadır.
Hekim, ekranın önünde ne kadar kalırsa, hastanın yanında o kadar eksilmez mi? Esrarın dumanı gibi, o süre uzadıkça hayatın solgun köşeleri çoğalır. Tıpkı esrarın bulutları zihni örtüp, gerçeği bulanıklaştırdığı gibi, ekran da insanı kendi dünyasından çeker uzaklara. Bağımlılık yalnızca bedenin değil, ruhun da sessiz bir terk edilişidir. Bir yanda hayata bakış azalır, diğer yanda hayatın kendisi küçülür. Eksilmek, sadece anların silinmesi değil; ‘Varoluşun özünden yavaşça kayıp gitmek’ değil midir?
Bağımlılığın gölgesinde hekim ya da hastası fark etmez; ekran ya da duman, her ikisi de birer perdedir. Ve o perde kalkmadıkça, hayatın gerçek ışığı ulaşmaz gözlere.
Bir zamanlar hekimle hasta arasında kelimelere dökülmeyen, ne anayasalarda yer alan ne de mevzuatlarla tarif edilen kadim bir sözleşme vardı. Bu sözleşme sessizdi; güvenin diliyle konuşur, bakışla onay alır, vicdanla yürütülürdü. Hekim, yalnızca hastalığı değil, hastayı da görürdü. Hasta ise, doktorun yalnızca bilgisini değil, niyetini de hissederdi. Söz konusu kadim sözleşme, modern tıp etiğinde tanımlanan dört temel ilkeye; özerklik, yararlılık, zarar vermeme ve adalet ilkelerine dayalı sessiz bir mesleki bağlılıktı.
Fakat bu yazılı olmayan anlaşma, modern tıbbın dijitalleşen, kurumsallaşan, hızla ticarileşen dünyasında yavaşça sönümlendi. Artık randevular dakikalarla sınırlı, göz teması ekranlara yenik, empati ise algoritmaların gölgesinde. Kadim ve sessiz sözleşme gitti; geriye prosedürler, onay formları ve karşılıklı güvensizlik kaldı. Oysa sessizliğin dilinde güven, tevazu, merhamet vardı.
Günümüzde hekimin ekranla kurduğu ilişki, gönüllü bir seçim değil; bir zorunluluk, hatta bir dayatma halindedir. Bu, tıpkı bir sigara bırakma danışmanının her seansta kendisine sigara ikram edilmesi gibidir. Sistem, hekimi “bağımlı” hale getirirken, aynı hekimden bağımlılığı tedavi etmesini beklemektedir.
Bu nedenle artık sadece hastaların değil, hekimliğin de rehabilitasyona ihtiyacı vardır. Önce mesleği yeniden insani, yüz yüze ve temas edilebilir hale getirmek gerekir. Aksi halde bağımlılıkla mücadele, yalnızca bir protokolü uygulamaktan ibaret kalır; ruhunu kaybeder.
Devlet hastanesinde bir dahiliye uzmanı anlatıyor:
“Günde ortalama 70 hasta bakıyorum. Her hastaya sistem üzerinden işlem yapmak zorundayım. Gözüm ekranla, elim klavyeyle meşgul. Hastayla göz teması kurmaya, onu dinlemeye vaktim kalmıyor. Bazen sadece 2 dakika ayırabiliyorum. Ama sistem ne kadar hasta bakarsam o kadar ‘başarılı’ sayıyor beni.” Bu ifade sadece bireysel bir serzeniş değil; sistemin yarattığı mekanize tıp pratiğinin çarpıcı bir göstergesi.
Bazen en güçlü sözleşmeler, hiç yazılmamış olanlardır, unutmayalım.
Empati, yalnızca duymak değil, duyulana açık olmaktır. Hekimlik, bir yönüyle bu açıklığın sanatıdır: Bedenin dilini anlamaya çalışırken ‘ruhun sessizliğine’ de kulak vermek. Ne var ki modern tıbbın dijital rutini içinde empati, bir zamanlar göz göze kurulmuş bir köprü olmaktan çıkmış, prosedürler arasında sönümlenen bir yankıya dönüşmüştür.
Martin Buber, “Ben ve Sen” adlı eserinde, insanın karşısındakiyle gerçek ilişki kurabilmesi için onu bir nesne olarak değil, bir özne olarak görmesi gerektiğini söyler. Hekimin, hastayı “vaka”, “dosya” ya da “sistem girdisi” olarak değil, yaşayan bir “sen” olarak algılaması gerekir. Ama bu ilişki biçimi, sistemin hız ve verim takıntısıyla yer değiştirmiştir.
Bir gün bir hasta, hekiminin gözlerine bakarak şöyle demişti: “Ben derdimi anlatırken siz yazıyorsunuz; siz bana bakmazken ben artık anlatmıyorum.”
Bu cümle, yalnızca bir şikayet değil; ilişkinin sessizce koptuğu o anın itirafıdır.
Empati “Bir beceri değil, bir varoluş halidir”. Ve bu hal, ekranın ışığında değil, göz temasında filizlenir.
Bu bilgiler ışığında baştaki soruyu yeniden soralım: Kendisi bağımlı kılınan bir meslek grubunun bağımlılıkla mücadelede diğer başlıklarda başarılı olması mümkün mü?
Sağlıcakla kalın.
DİPNOT:
-Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Ofisinin UNODC 2024 Uyuşturucu raporuna göre “Türkiye’de yaklaşık 1.7 milyon kişinin uyuşturucu bağımlısı olduğu” belirtilmektedir.
-Kimi kaynaklar “Türkiye’de toplamda 10 milyon kişinin madde ve davranış bağımlılığı taşıdığı” ifade etmektedir. Bu sayı, yalnızca uyuşturucu değil, teknoloji, kumar gibi diğer bağımlılık türlerini de içermekte.
-Yine Türkiye’de “Madde kullanımına bağlı denetimli serbestlik dosyası” yaklaşık 800 bin.














