İkizköy.
Sadece bir köy değil artık.
Bu ülkenin vicdan atlasında yerini almış bir direniş adı.
15 gündür Ankara’nın ortasında, Cemal Süreya Parkı’nda bir nöbet tutuluyor.
Şiirin kalbinde, taşın gölgesinde, betonun ortasında bir avuç toprak için bekleniyor.
Şimdi de 2 gündür açlık grevindeler.
Bir köy adalete aç.
Ama başı dik.

Çünkü bu açlık, yokluktan değil, yok sayılmaktan doğdu.
Dayanışma büyüyor.
Kadıköy’den Datça’ya, Hopa’dan Urfa’ya kadar herkes bu sesi duyuyor.
Bir tek Meclis duymuyor.
Oysa adı büyük.
Türkiye Büyük Millet Meclisi.
Ama ne Türkiye’sini duyuyor, ne milletini, ne de büyüklüğünü gösterebiliyor.
Zeytinlikler bir yasa maddesiyle kurban edilirken,
Ormanlar şirket haritalarında silinirken,
Bir halk Ankara’nın ortasında bedenini ortaya koyuyorsa, bu sadece bir çevre meselesi değildir.
Bu bir adalet çağrısıdır.
Bu bir demokrasi sınavıdır.
Ve en çok da Meclis’e sorulması gereken bir sorudur.
Siz ne işe yararsınız?
Sadece yasa mı çıkarırsınız?
Yoksa bir köyün feryadını da duymak zorunda mısınız?

Cemal Süreya Parkı’nda günlerdir aç duran o insanlar, bir şiirin değil, bir ülkenin onurunu ayakta tutuyor.
İkizköy bugün bir uçurumun kenarında açmış bir çiçek gibi.
Kökü toprakta, yüzü gökyüzünde.
Toprağını kaybeden bir halk için bu sadece bir grev değil.
Varoluşla yok oluş arasındaki çizgide atılan son adım.
Ve tam orada, Cemal Süreya Parkı’nda Cemal Süreya’nın sözü gelip oturuyor yüreğimize.
“Ne demiş uçurumda açan çiçek
Yurdumsun ey uçurum.”

***
18 MİLYONLUK HÜCRE
Yazarı olduğum halktv.com.tr araştırmış.
“18 milyon 443 bin 562 kişinin iradesi hapiste.”
Bu yalnızca bir siyasal ajitasyon değil. Çıplak bir hakikatin ifadesi.
Bu rakam, son yerel seçimlerde halkın oyuyla seçilen ama şu anda cezaevinde ya da görevden uzaklaştırılmış 17 belediye başkanının temsil ettiği seçmen sayısını gösteriyor.
Bir başka deyişle, sadece insanlar değil, halkın tercihi, oyu, sözü ve geleceğe dair umudu da hücrelere kapatıldı.
Ülkedeki toplam seçmen sayısının neredeyse üçte biri. Yani her üç seçmenden birinin iradesi şu anda askıya alınmış durumda.
Eğer buna DEM Partili belediye başkanlarının temsil ettiği seçmen sayısı da eklenirse, ortaya çıkan tablo sadece bir sayı değil, bir demokrasi çığlığıdır.
Seçim denilen şey, halkın iradesini sesli harflerle haykırmasıdır. Ama bu ülkede seçim, sandıkta bitiyor.
Sandıkla gelenin, yargıyla gidişi artık alışıldık hale geldi.
Bazen İçişleri Bakanlığı devreye giriyor, bazen bir iddianame, bazen de bir iftiracı.
Sonunda halkın seçtiği biri, “halkın güvenliği” bahanesiyle görevden alınıyor.
Yerine halkın hiç seçmediği biri kayyum olarak atanıyor.
Oysa anayasa ne diyordu?
“Egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir.”
Ama şimdi milletin iradesi zindana kapatılmış durumda.
Kayıtlı seçmen var ama kararları geçersiz sayılıyor.
Oylanan aday var ama halkın tercihi iptal ediliyor.
Demokrasi var deniyor ama temsiliyet askıya alınmış.
Oysa demokrasi sadece sandığa gitmek değildir.
Asıl mesele, sandıktan çıkan iradenin yaşatılmasıdır.
Seçilenlerin adil şekilde görevini sürdürebilmesi, halkın iradesinin korunmasıdır.
Ama bugün milyonların iradesi ya cezaevinde, ya sürgünde, ya da bir mahkeme klasörünün içinde.
Buvülkede sadece bireyler değil, toplumsal irade de tutuklanabiliyor.
Ve o zaman cezalandırılan sadece bir kişi değil, bir halk olur.
Bu nedenle mesele birkaç başkanın ya da vekilin durumu değildir.
Bu, doğrudan temsil hakkına indirilen bir darbedir.
Adalet, halkın vicdanıyla da ölçülür.
Ve bugün o vicdan, 18 milyon 443 bin 562 defa yaralı.















