Eskiden ev içinde yaşanılan yer, beden içinde yaşanılan varlık idi. Şimdilerde ev dışarıdan yönetilen bir kabuk, beden uzaktan izlenen bir mülk. İçinde yaşamak yerini bakım sözleşmesine bıraktı.
Evleri bedenleştirdik; çünkü dış dünyadaki kaostan kaçıp, her hücresini kontrol edebildiğimiz güvenli bir ‘rahim’ yaratmak istedik. Duvarları kalınlaştırdık, ısıyı ayarladık, içeriği sterilize ettik. Sonuçta evimiz giderek bize benzedi; biz ise giderek verimli bir mülke dönüştük. Artık ne ev yalnızca bir barınak, ne beden özgür bir varlık: İkisi de yönetilen mekanlar.
Bu, Heidegger’in “mesken tutma” fikrinin sessiz çöküşü gibi okunabilir: İnsan artık ne evinde ne bedeninde mesken tutuyor.
Bu yabancılaşma en çok bedende hissedildi. Modern insan için ağrı bir sinyal değil susturulması gereken bir hata, yorgunluk bir uyarı değil aşılması gereken bir engel, duygu ise bir rehber değil yönetilmesi gereken bir risk oldu. Beden, deneyimlenen bir varlık olmaktan çıkıp düzeltilen bir nesneye dönüştü.
Evler klimasıyla ısıyı, kamerasıyla güvenliği, akıllı sistemleriyle ritmi yöneten birer beden gibi çalışıyor. Bedenlerimiz ise uygulamalarla izlenen, sensörlerle ölçülen, performans, kalori, uyku, nabız üzerinden optimize edilen birer ev gibi yönetiliyor.
Bu noktada şu soru beliriyor: Evleri mi bedenleştirdik, bedenleri mi evcilleştirdik?
Evlerin sensörleri arttıkça: İçinde yaşayanın sezgisi azalıyor. Bedenlerin ölçümü arttıkça: İçsel sinyaller (açlık, yorgunluk, iyilik hali) değersizleşiyor. Kritik soru şu: Ev senin mi, yoksa sana mı ait? Beden sen misin, yoksa yönettiğin bir mülk mü?
Beden evleştiğinde; sorumluluk suçluluk olur, yaşlanma ihmal, hastalık bakım kusuru. Bu, modern tıbbın ahlaki dilini de açıklar. Hasılı modern insan, ne bedeninde ne evinde yaşıyor; ikisini de yönetiyor.
Oysa çocukluğumda kış aylarının en sıcak yeri insan bedeniydi. İzmir’de sobayla ısınan evlerde asıl ısı, diz dize oturulan bedenlerden yayılırdı. Üşüyen yaklaşırdı; ısınmak bir ayar değil, bir temas meselesiydi. O evlerde beden evdi, ev ise bedenin uzantısıydı. Bugün ise evler merkezi sistemlerle, bedenler kimyasallarla ayarlanıyor; ısı ilişkiden koparılıp mekana hapsediliyor.
Tam da bu zeminde sağlık, bir hak olmaktan çıkıp bir erişim koşuluna dönüştü. Hastaneler var ama herkes için değil. Sağlık artık bedensel bir ihtiyaç değil, borçla ölçülen bir ayrıcalık gibi işliyor. Böylece en kırılgan bedenler, kamusal mekanların dışında bırakılıyor.
Bu dönüşüm artık soyut bir tartışma değil. 1 Ocak 2026 itibarıyla Genel Sağlık Sigortası ve BAĞ-KUR prim borcu bulunan yurttaşların, devlet ve üniversite hastanelerinde muayene olamaması ve reçeteli ilaçlara erişememesi, sağlık hakkının fiilen askıya alındığını gösteriyor. Geçici düzenlemelerin yenilenmemesiyle birlikte sağlık, anayasal bir hak olmaktan çıkıp borç durumuna bağlı bir ayrıcalığa dönüştü; üşüyen bedenler, kamusal sağlık mekanlarının kapısında bırakıldı.
Oysa sağlık hakkı, bir bütçe kalemi değil; bedenin kamusal hayata kabul edilme biçimidir. Umut ise buradan başlar: Bedeni yeniden insanlıkla tanımlamak, kamusal mekanları üşüyen bedenlere açmak ve iyileşmeyi yeniden temasın, eşitliğin ve ortak sorumluluğun parçası haline getirmekle. Çünkü hiçbir toplum, en çok üşüyenleri dışarıda bırakarak sağlıklı olamaz.
Sağlığı borçla ölçen bu düzen, yalnızca bedenleri değil, hekimliği de etik bir çıkmaza sürükler. Kapısı kapalı bir sistemde hekim, iyileştiremez; yalnızca tanıklık eder. Umut, işte bu tanıklığın sessiz kalmamasıyla mümkündür. Çünkü sağlık hakkı, ancak birlikte savunulduğunda gerçek bir hak olur.
Sağlıcakla kalın.














