Eskiden kalemşörlük diye bir meslek vardı. Allah var zor zanaattı.
Mürekkep biterdi, kâğıt bulunmazdı, bu sebepten insan yazmadan önce en az iki kere düşünürdü.
Şimdi ? Klavyeşörlük çağındayız. Allahtan Parmaklarımız sivri, fikirler bizde sınırsız(!)
Hepimizin elinde bir telefon. Gazete, televizyon, üniversite, açık oturum, hatta Birleşmiş Milletler… Hepsi cebimizde. Top oynuyor.
Yaz yazabildiğin kadar.
Nasıl olsa ne yargılayan var ne sorgulayan.
Varsa da dert değil “engelle” tuşu icat edilmiş, çok şükür teknoloji ilerliyor.
Hepimiz de doğuştan entelektüeliz. Ekonomiden anlıyoruz, dış politikada uzmanız, futbolda teknik direktör, tıpta profesörüz. Sabah kahvaltıda faiz konuşup, öğleden sonra Orta Doğu’yu çözüyoruz. Akşam da iki tekle ülkeyi kurtarıp yatıyoruz.
Yorucu ama kutsal bir görev.
Malzeme de bol: Şeker var, un var, yağ var… Helva yapmamak ayıp olmaz mı?
Zaten bizde herkes helvacı. Kimse de “Bu helva yenir mi?” diye sormuyor; hoş yiyen de yok. Okuyanı sorma?
O zaten hiç yok.
Ama olsun, önemli olan yazmak. Okumak nede olsa bu ülkede lükse giriyor . Yani? Yanisi
Pist bizim.
Müzik bizim.
Oynayan biz.
Alkışlayan da biziz.
Tam bir kültürel şenlik bizimkisi.
Bazen “Eee, ne yapalım?” diyenler de çıkıyor. Yapılacak bir şey yok elbette. En büyük kazancımız rahatlamak. İçimizi döküyoruz, araya iki beddua sıkıştırıyoruz, biraz da sövüp sayıyoruz. Al sana bedava terapi.
Ekonomi malum; terapiste gidecek hâlimiz mi var?
Biz de klavyeye anlatıyoruz derdimizi. Dinlemese de olur, yeter ki yazabilelim.
Allah sosyal medyayı icat edenden razı olsun.
Yoksa bu memleket çoktan toplu delirme protokolüne geçmişti.
Böyle böyle yazıyoruz, paylaşıyoruz, rahatlıyoruz. Kendimizi tatmin ediyoruz. Okuyan olmayınca da vicdan yapmıyoruz zaten.
Sonuçta klavye elimizin altında.
Okuyan yok ama sorun değil.
Biz yazdık ya…
Gerisi teferruat.














