Hekimliğin mesleki özerkliği zaman zaman yalnızca hekimlerin çalışma koşullarına ait teknik bir mesele gibi ele alınıyor. Oysa bu konu doğrudan toplumun sağlık hakkını, hakikate erişimini ve kamusal vicdanın geleceğini ilgilendirir. Çünkü hekimlik yalnızca hastalık tedavi eden bir uzmanlık değildir; aynı zamanda insanın kırılganlığına tanıklık eden etik bir pratiktir.
Bir hekim özgürce konuşamadığında yalnızca bir meslek baskı altına girmez. Toplum da kendi sağlık gerçekliğini görme kapasitesini kaybetmeye başlar. Pandemi döneminde bunu açık biçimde yaşadık: Hekimler kimi zaman “kapasite yeterli” demeye zorlanırken, yoğun bakım koridorlarında başka bir gerçekle karşılaşıyordu. Tam da bu nedenle sağlık alanındaki özerklik, yalnızca meslek mensuplarının ayrıcalığı değil; toplumun doğru bilgiye ulaşma hakkıdır.
Bugün benzer bir sorun gözaltı birimlerinde, cezaevlerinde ve sağlık hizmetinin güvenlikçi bir dille yeniden düzenlendiği alanlarda da yaşanıyor. Gözaltı giriş çıkış muayenenin kimi kentlerde emniyet binasında yapılması yalnızca fiziksel bir ayrıntı değildir; baskıdan arınmış tıbbi değerlendirmenin zedelenmesidir. Ağır hasta mahpusların, tıbbi raporlara rağmen “toplum güvenliği” gerekçesiyle tahliye edilmemesi ise sağlığın idari bir cezalandırma aracına dönüşebildiğini göstermektedir. Bu nedenle hekimlikte özerklik yalnızca klinik karar özgürlüğü değildir. Aynı zamanda etik özerklik, epistemik özerklik ve kamusal sorumluluk meselesidir.
Epistemik özerklik, hekimin kendi bilimsel vicdanıyla konuşabilme kapasitesidir. Bugün bu alan yalnızca idari baskılarla değil; piyasa, algoritmalar ve hız ideolojisiyle de daralmaktadır. Hekimin sözü ekranların, performans tablolarının ve karar destek sistemlerinin arasında sıkışmaktadır. Hasta ise bilgiye eriştiğini sanırken çoğu zaman reklamın, ticari yönlendirmenin ve dijital manipülasyonun içine düşmektedir.
Böyle bir çağda hekimin görevi yalnızca veri okumak değil, insan hikayesini korumaktır. Çünkü hastalık biyolojik olduğu kadar toplumsal ve insani bir deneyimdir. Hekimlik de yalnızca laboratuvar değerlerini yorumlamak değil, insanın anlatısını duyabilme sanatıdır.
Tam da bu nedenle insan hakları meselesi hekimlik için dışsal bir alan değildir. İşkenceyi belgelemek, mahremiyeti korumak, hastanın rızasını gözetmek, yoksulun sağlık hakkını savunmak, savaşta, cezaevinde ya da pandemide etik sınırları korumak; bunların tamamı hekimliğin özüne dahildir.
Bu yüzden “Hekim meslek örgütleri insan haklarıyla değil yalnızca özlük haklarıyla ilgilenmelidir” yaklaşımı, farkında olmadan hekimliği daraltır. Çünkü insan haklarından kopmuş bir hekimlik zamanla yalnızca teknik hizmet üretimine indirgenebilir. Oysa hekim meslek örgütleri tarihsel olarak yalnızca ücret ve çalışma koşulları için değil, mesleğin etik hafızasını korumak için de vardır.
Bir tabip odasının görevi yalnızca ekonomik sorunları dile getirmek değildir. Aynı zamanda sağlık hakkını savunmak, bilimsel bilginin bağımsızlığını korumak, hekimin etik karar alanını genişletmek, sağlık hizmetini piyasa ve güvenlik baskısından korumak, toplumun gerçeğe erişim hakkını savunmaktır.
Çünkü sonunda mesele yalnızca hekimin özgürlüğü değildir. Asıl mesele şudur: Eğer hekim özgürce konuşamazsa, toplum kendi bedenine ve yaşamına dair hakikati kimden duyacaktır?
Belki de bugün hekimliğin en temel sorusu budur: Hekim yalnızca sistemi işleten teknik bir operatöre mi dönüşecektir; yoksa insanın kırılganlığını, hakikatini ve onurunu koruyan etik bir kamusal özne olarak mı kalacaktır?
Sağlıcakla kalın.














