Hiçliğin ortasında yürüyordum.
Gökyüzü yoktu, ama karanlığın içinden bir ağırlık çökmüştü omuzlarıma;
sanki her adımımı yerin dibine doğru çekiyordu.
İçimde kelebekler öldü.
Uçuşları sessiz bir boşluğa karışmıştı,
renkleri yoktu artık,
umutlarım kanatsız, düşerken bile iz bırakmayan bir ağırlıkla.
Sevilmek elbette güzel,
ama sevmek…
Sevmek, bir boşluğun içinden süzülen ışık gibi,
dudaklardan taşmadan önce yüreğe dokunan gölge gibi.
Sevmenin tarafı, hiçbir karşılık beklemeden çoğalmak,
karanlık bir odada tek başına şarkı söylemek gibi.
Tüm dünya sizin olsun;
benim payıma bir yudum mutluluk yeter.
Bir çocuğun cebinde sakladığı misket kadar küçük,
bir sokağın ucunda unutulmuş kahkaha kadar sessiz,
ama yine de hayatıma ışık taşıyan.
Ne kadar mülkiyet, o kadar sorun.
Zincirler boynuma dolanıyor,
adımı çağıran sesleri boğuyor.
Sıfır mülkiyet, sıfır sorun…
Ben yüklerimi bıraktıkça,
daha çok kendim oluyorum,
ve hafifliğin sıcaklığını ilk kez duyuyorum.
Kollarını aç…
Bir sarılan olur elbet,
bazen hayalin, bazen görünmez bir rüzgârın omzu.
Ve ben,
hiçliğin ortasında var olmaya çalışırken
düşlerimin gölgesinde kendimle yüzleşiyorum.
Sokak lambası yanıp söndü uzakta,
bir şehrin sessizliğiyle birleşti adımlarım.
Her köşe başı, her boş sokak
geçmişimin yankısıyla doluydu;
bir zamanlar sevdiklerimle paylaştığım gülüşler,
unutulmuş kelimeler,
ve kırık bir kalbin sessiz çarpıntısı.
İçimdeki kelebekler öldü demiştim,
ama öykü devam ediyor.
Çünkü her düş, her unutulmuş umut,
hiçlikten bir çıkış yolu arıyor.
Ve ben,
kanatsız umutlarımı toplayıp
kendime doğru yürürken
anladım ki:
Sevilmek güzeldi,
ama sevmek…
Sevmek, var olmanın en cesur biçimiydi.
Ve son adımımı attığımda
hiçlik bir anlığına durdu,
karanlıkta küçük bir ışık titredi,
sanki bana “var oluyorsun” diyordu.
İşte o ışıkta,
tüm kırık ve kaybolmuş parçalarım
bir bütün gibi hissedildi,
ve ben,
hiçliğin ortasında var olmayı öğrenmiş olarak
sessizce yürümeye devam ettim…
İ.akan














