Yunan Adaları için vizesiz yolculuk haberini okudum. Durumun aslı şöyleydi; Ege’de Yunan Adalarının bir kısmı için 7 günlük kapı vizesi ile yolculuk yapılabilecekmiş. Vize ücreti 60 avroymuş. Başta bunlar söylenmedi. Önce “vizesiz adalar” falan diye haberler yapıldı. Sonra yavaştan açığa çıktı gerçekler. Zaten eskiden de “kapı vizesi” vardı. Zaman zaman uygulanıyordu. Ne zaman “Tembel komşu” zora girse, ne zaman ekonominin “tekeri patlasa” coğrafi olarak en yakını olan Türkiye ile ilişkiler hafiften gevşetilir. Sirtaki, zeybek oynanır. “İki yaka, bir kültür” nutukları atılır.
Adalarda işler zor, hemen her şey AB ülkelerinden anakaraya oradan adalara aktarılıyor geniş ve yaygın deniz filolarıyla. Düşünün bir kez; Adada yaşıyorsunuz, çevreniz sınırlı, istediğiniz şeye istediğiniz anda ulaşamazsınız. Hele bir de ekonominiz durma noktasındaysa “eyvah, eyvah” durumunuz, moraliniz iyice bozulur. İşte bu sebepten komşunun bize olan aşkı kabarmış şimdilerde. Adaların gümrük ve sınır kapılarında hemen dikkatinizi çeker Alman sınır polisleri. Kontrol ederler gelen gideni, ne işi var dersiniz içinizden’ Yunan adasında Alman Polisinin’. Ama var işte AB sınırını kontrol ediyorlar, güvenmiyorlar açıkça Yunan Polisine.
Coğrafi bir keşif olarak gidilebilir adalara. Oradaki Türk- Osmanlı eserleri görülebilir. Onun dışında bence çok da gerekli değil. 60 Avro vize ücreti vereceğim, en kısadan 20 dk feribot yolculuğuna 30 avro ödeyeceğim, en sıradan pansiyona 40 avro fatura çıkacak. Neymiş? Ahtapot şöyle güzelmiş, kalamar böyle lezzetliymiş. Uzo da şeker gibiymiş. Yahu bir lokantada rica minnet servis gelir, gelen tabak siz masadan kalkana kadar kaldırılmaz. Bir domates, iki halka soğan, yarım salatalıktan oluşan, üzerinde bir dilim beyaz peynirli salataya 200-250 TL yazarlar. Hem nerede o bizim rakının damakta kalan tadı. Onun bile bir ağırlığı var bizde. İçen şiir okur, türkü söyler. Sirtaki falan neymiş? Kalsın, kalsın.
Şöyle bir uzanıverin Urla’ya. Herhangi bir köşesine atın kendinizi yeter de artar bir hafta sonu. Sabah erken saatlerde ulaşırsanız eğer, İskele mezatında ‘cam gibi’ parlayan balıklardan alın. Sokaklarında kaybolun, esnafından alışveriş ederken sohbet edin, şakalaşın. Pazarda mevsimin yağmur sonrası yeşeren tazecik otlarından seçin. Yalnızca Urla mı? Elbette değil; Çeşme, Seferihisar, Foça saymakla bitmez. Hepsinin kendi içinde koyları, köyleri var. Güler yüzlü insanları var. Güzel doğaları, birbirinden lezzetli yiyecekler sunan işletmeleri var. Sakız kokulu çarşaflar serilmiş otelleri, pansiyonları var. Yalnızca sahiller mi? Cumaovası da öyle, nasıl da insanı içine alıveriyor, sarıveriyor adeta sizi kucaklayan doğası.
Bir dönem gitmiştim Yunan Adalarına bende. Sisam Adasında gördüklerim hiç de hoşuma gitmemişti. Kiraladığım arabayla gezerken yanlışlıkla saptığım yolun sonunda bir tepeciğin ardına, çam ağaçlarının altına kamuflaj ile gizlenmiş tanklar ve zırhlı araçlar görmüştüm. Biz adalarda silahlanma yasağı var diye biliyorduk! Oysa şimdi herkes adaların silahlandığını çok iyi biliyor, görüyor.
Benim tercihim Ülkemin, insanımın var olması, kalkınması. AB ülkeleri, başta Yunanistan’ın bize karşı sınırını koruyan Almanya olmak üzere biraz daha fazla çalışarak onların bu ekonomik açığını kapatabilirler. Zaten komşu bizim pazarlarımıza vizesiz gelip alışveriş yaparak dönüyor.
Sonuçta bizi ilgilendiren bir durum yok.














