Ali Özenç Çağlar
Eşimle konuk olarak gideceğimiz eve ara sokaktan girdik. Olcay Hanımların evi bize en yakın marketin hemen üst katındaydı. Bizim ev ile burası varsan baksan beş yüz adımdan fazla değildi. Bize yakın olmalarına karşın Olcay Hanım ile çok geç tanıştık. Ödül isimli güzel bir kızı ile kalıyor. Gerçi aynı sitede kızları Ödül’ün de dairesi var. Aile kızları evlenirken genç evliler için bir daire almışlar. Olcay Hanımların ekonomik durumu fena değil. Kendisi avukatlıktan emekli, zaten eşi Rahmetli Yalçın Milli de avukattı. Eh, iki emekli maaşı şu pahalılığa karşın şimdilik idare ediyordu onları. “Şimdilik” diyorum, bu tek adam iktidarında alıp başını giden pahalılık için herkes kendi geleceğinden korkar oldu. Sıradan bir emeklinin maaşı 12. 500, ev kirası ise on bin liradan başlıyor çünkü… Hele bir bakın nerden nereye geldik.
Saat 20.15, hava çok hafif çiseliyor. Hanım önden giderken başını geriye çevirip bana: “şemsiyeyi aldın mı, dönüşte ıslanmayalım?” dedi. Ben de elimdeki siyah market torbasını işaret ederek görevini yerine getiren çocuklar gibi: “bak burada” dedim. Hanım bir taraftan da dayandığımız kapının zilini çalıyordu. Neyse, kapı bir iki tıkladıktan sonra açıldı ve biz birer omuz vurarak içeriye girdik; sonra da koridordan yukarıya tırmandık. Merdivenler, ara giriş krem rengi mermerlerden oluşuyordu. “Doğrusu ben de bu rengi çok seviyorum” dedim usulca. “hı” dedi hanım… Biz hem tırmanıyor, hem de kısa kısa söz paslaşması yapıyorduk eşimle yukarı çıkarken; zaten Olcay Hanımların evi hemen ikinci kattaydı. Işıklar otomatik olarak yanmıştı ama kapının önünde bizi karşılayan pek kimse yoktu. Bir adım daha ilerleyince kapıdan uzanan başları gördüm. Meğer onlar iç tarafta bekliyorlarmış bizi.
Olcay Hanım ev sahibi sağda, Sevgili öğretmen emeklisi arkadaşı Sevim (Şiyve) solda, karşımızda da Ödül, dikiliyorlardı. Önce bir sarmaş dolaş olduk, ”hoş geldiniz, hoş bulduk” faslı bittikten sonra bizi salona buyur ettiler. Giriş portmantonun koyu kahverengi renginden olacak, biraz karanlık düşüyordu hol. Ancak salondan gelen ışık etrafı aydınlatmaya yetiyordu. Salonda iki yabancı yüzle karşılaştık. Bunlar Yalova’dan Ödül’ün halası ve eşi Ferhan Bey idi. Yani Yalçın Milli’nin ablasının kızı oluyormuş içerideki alçak boylu, kulaklarının altından kesilmiş saçları rengi sarı ile gri arası, üzerinde açık gri bir hırka ile bizi karşıladılar; Ferhan’ın eşi oluyordu. Kadın da gülümseyen bir yüzle karşıladı bizi. Ferhan, kucağında, henüz koyacak bir yer bulamadığı şarap şişesi ile bize “hoş geldiniz” deyip, hep beraber geçtik salona. Daha önceden birkaç kez geldiğimizde hemen girişin karşısındaki üçlü koltuğa otururduk; biz yine o koltuğa doğru yürüyüp iliştik eşimle birlikte. Yavaş yavaş herkes salondaki yerini aldı. Sevim Hanım bizim sol yanımızdaki koltuğa geçmişti. Sağ yanımda, boncuk boncuk o sürekli gülümseyen gözleriyle başını hafif omuzlarının arasına çekmiş, önünde ellerini ovuşturan koca yürekli kadın, Olcay Hanım vardı. Giriş kapısının hemen sol duvarın dibinde yine üçlü koltukta, o ağırbaşlılığı, ciddi, bir o kadar da yumuşak gülümsemesiyle insanda farkında olmadan saygı uyandıran Zühre Hanım bulunuyordu. Onlar bizden önce gelmişlerdi; Zühre Hanım da Sevim Hanım ile Aynı dönem öğretmenlik yapmış bir öğretmen emeklisiydi. Diğerleri gibi onun da düşünce antenleri dışa açık, iyi okuyan ve Olcay Hanım gibi çağdaş edebiyatı yakından izleyen biriydi. Rahmetli eşi erken yaşta (42) vefat etmiş ve oğlu Fırat ile yaşamını sürdürüyordu. Bu anlattığım üç aile de Şelale Sitesi sakinlerindendiler. Bu site eski Cuma Pazarı üzerinde bulunmaktaydı… Sözünü ettiğim üç ailenin arasındaki dostluklar hemen hemen kırk yılı aşkındır aynı sıcaklıkla sürüyordu; onların en büyük güçleri birbirleri ile olan güvene, sevgi ve saygıya dayalı bir dostluktu… Sevim Hanım aslında İzmir’e taşınmıştı ve bir süredir burada yoktu ancak 10 Kasım 2022’de vefat eden eşi Tayyar Şiyve’nin ikinci ölüm yıldönümünde çocukları, kızı, oğlu ve gelini ile birlikte eşinin ziyareti için gelmişlerdi. Bu gece O da Olcay Hanım’ın misafiriydi…
Herkes salondaki yerlerini aldıklarında ağırdan sohbet başlamıştı. Tabi biz öncelikle Ferhat Bey ile eşi Ayşe Hanım’ı tanımak istiyorduk. Onlar da Akhisarlı idiler ya, kırk yıldır Yalova’da yaşıyorlar; ayrıca yine onlar da büyük depremin mağdurlarından sayılırlardı; yıkıntıların içinden canlarını zor kurtarmışlardı. Bu hafta sadece dostlarını ziyaret için gelmişlerdi Akhisar’a…
Bir ara öyle oldu ki sözcükler havalarda uçuşmaya başladı. Kimi yanındakiyle, kimi karşıdan karşıya, kimi köşelerinden orta sahaya laf atıp birbirlerine bir şeyler anlatmaya, yine bir birlerini tanımaya çalışıyordu. Çünkü hepsi aynı kentli olduklarından geçmişe yönelik konuşacak, soracak çok şeyleri vardı. Ölenler için “vah vah, ne de iyi insandı” derken, yaşayanlar için de: “acaba kırk sene sonra görsek, birbirimizi tanır mıyız?” diyenler oluyordu. Hacıishak mahallesinden Ferhan yıllar önce Ekinci Pasajında Sevim Hanım’ın değerli eşi, güzel insan Tayyar Şiyve ve Yalçın Milli aynı hukuk Bürosunu paylaşırken, Ferhan da onların yanında, yani birlikte çalışmışlar. Sonra Yalçın Milli Alişefik Ortaokulun karşısındaki büroya taşınınca bir süre daha Ferhan Bey Tayyar Bey ile kalmış; ama daha sonra Yalçın Milli’nin yanında işine devam etmişti… Bu gece aramızda en heyecanlısı, en coşkulusu Ferhan’dı. Çünkü uzun süre doğduğu yerlerden uzak kalan oydu. Adeta gözlerinin içi gülüyordu konuşurken. Oradan oraya atlayarak bu güne kadar biriktirdiği özlemini çiçeklerle süsleyip ortaya savuruyordu konuşurken.
Konuşulanlar içinde eski yıllar, eski tanıdıklar, ortaokul, lise arkadaşları, eski dostluklar, çekişmeler, çoğu unutulmuş isimler havada uçuşuyordu. Eski futbolcular, Süleyman Şakran Baba Turhan (Boyraz) Hulki Karakuş, ta Güneş Spor, Doğan Spordan, Akhisar Gençlikten isimlerdi bunlar; kimi topu taça atıyor, kimi “gooool!” diye bağırıyor.. Pancar Sami, Arap Yücel, Kalede Kalafat, sol taraftan Kakule dalıyor; Meto, Kelle İlhami, Şato Remzi. Vs… Bizim sohbet çığrından çıktı. Geçmiş zaman içinden naklen canlı yayın yapılıyordu sanki. Ben söylenilen isimlerin bir kısmını tanıyordum sadece. “Ah o Baba Turhan yok mu Baba Turhan. Biliyor musunuz ona “Ayı Turhan da derlerdi. Şimdi yaşıyorsa kulağına gitmesin arkadaşımızın.” diyerek gaza gelmiş Feguson motor gibi köpürte köpürte Ferhan anlatırken, hemen telefona sarıldım. Zaten iki gün önce konuştuğumuz Turhan’ın numarasını çevirdim ve “Turhan’ a “Alo Turhan, bak sana eski bir arkadaşını veriyorum” diyerek telefonu Ferhan’ın burnunun dibine tuttum. Ferhan bir benim yüzüme, bir de Telefon ekranında Turhan Boyraz ismine baktı ve güçlü bir kahkaha patlattı bizimki: “Yahu Turhan vallahi Ali Bey beni oyuna getirdi, şaşırdım senin ismini görünce. “Eee, nasılsın bakalım?” diyerek yeni bir sohbet kanalı daha açıldı. Böylece gecenin ateşli sohbetine ta İzmir’den Turhan da katılmış oldu..
Tabi bu gürültülü erkek sohbetinin kahkahaları ortasında kalan kadınlar biraz sıkıldılar. Ama bereket Ferhan sohbeti uzun tutmadı ve birbirlerine tekrar görüşme dileklerini bildirerek karşılıklı telefonun kapat tuşlarına bastılar. Salon yeniden sakinleşti…
Aslında Sevim, Olcay Hanım, eşim Nesrin ve ben bir araya geldiğimizde daha çok edebiyattan, yeni çıkan kitaplardan, şiir, öykü ve romanlardan bahsederdik. Hafta içinde de Sevim Hanım beni aradığında son romanım olan Bir Savcının İntiharı’nı bitirdiğini söyleyip, kısaca kritik de yapmıştı ve o gece (bu akşamı kastederek), “Olcay Hanımlarda buluştuğumuzda daha fazla konuşuruz.” demişti. Ne var ki bu kez öyle bir ortam olmadı. Ama yine de ben, hem Sevim hem de Olcay Hanım’a “Sanat Nöbeti ve Aratos dergilerinin eski sayılarından birer adet verdim kendilerine.
Bu arada Ödül, altı cam, kenarları işli sarı pirinç bir tepsi içinden çayları, yanında da çörek ile birer puaça, cevizli kadayıfı ikram etmeye başlamıştı bile. Artık herkes derin bir sessizlik içinde çaylarını içiyordu…
Hacıishaklı Ferhan poğaça ve cevizli kadayıfını da yedikten sonra şöyle bir arkasına yaslandı, hafif soluklandı, elindeki ince belli Paşabahçe çay bardağındaki çayından da bir yudum aldıktan sonra. İkinci bir hamle için yeterli enerjiyi toplamış gibiydi; içi kıpır kıpırdı çünkü. Hoş sohbet adamdı Ferhan. Hemen söze başladı:
Olcay Hanım’a dönerek:
-Hatırlar mısınız, Yalçın Beyin pasajında bir de meşhur muhasebeci Kadri Öktem vardı?
-Evet, evet., dedi Olcay Hanım, hatırlıyorum tabi. Kadri Bey’i nasıl unuturum ki.
-Orada benim iyi, çok sevdiğim bir arkadaşım çalışıyordu. Adı neydi, dur bakayım. Recep’ti galiba?
Konuşulanları dinleyen eşim Nesrin hemen söze karışarak:
-Evet, Recep Başer, doğru bildiniz. Kendisi ağabeyim olur, dedi… Bu gecede ilk söz alan Nesrin’di ve devamla; Limoncu Kadir’den sonra bizim iki numaramızdır. Tabi en büyüğümüz Hasan ağabeyim de var…
-A, demek siz Recep’in kardeşiniz, Hashoca’dan. Eşine doğru da dönerek: Görüyor musun Ayşe, nereden nereye. Recep Acenta Mehmet’in kızıyla evlenmişti, şimdi çok iyi hatırlıyorum. “Aga Mehmet” de derlerdi ona. Zavallı, iflas ettikten sonra bir daha ayakta duramadı; sonra da vefat etti zaten. Ama sizin Seyfi’yi de iyi tanırım. Ama ben rahmetli anneniz, Sevim Hanım’ı da tanırdım. Çok iyi bir insandı. Nerede karşılaşsak sohbet ederdik kendisiyle. En son kendisini Tuhafiyeci Erdoğan Akdeniz’in o küçücük dükkânında görmüştüm.
-Kadri Öktem’in bürosunun karşısında bir de Terzi Yüksel vardı. Sanırım siz onu da tanırsınız? dedi Nesrin. O pasaja canlılık getiren zaten tüm bu isimler değil miydi ki; o yılların en renkli pasajıydı orası: Tayyar abi, Yalçın Milli, Kadri Bey, İsmail Boncuklu, Yüksel abi; ah ne günlerdi onlar.
-Daha sonraları hemen o pasajın köşesine Osman Çınar, Çınar Kitabevi’ni açmıştı. diye ekledi Ferhan.
-Evet, haklısınız. dedi Olcay Hanım.
-O gece galiba en az konuşan Zühre Hanım oldu. Sadece sorulanlara cevap verirdi. En coşkulu olanı ise hiç kuşkusuz Ferhan’dı.
Ben Ferhan’ı daha önceden hiç tanımıyordum. “Ferhan” dendiğinde benim de ilk aklıma gelen Radyocu Ferhan olur nedense. O da iyi bir insandı. Dükkânı benim dükkâna yakın olduğu için. O sıralar yanında çalışan Mustafa Fıstıkçı ve Matbaacı Orhan ile sık sık uğrarlardı. Gerek Yılmaz Tepeli, Çoruhlu Terzi veli, gerekse Osman Benli, Erdoğan Zoraman, Rıza Bayer, uzun uzun sohbet ederdik. Benim dükkânın tam karşısındaki İsmail Çağlaroğlu ise bize pek karışmazdı. O biraz molla takılırdı. Onun da baş ziyaretçisi Şahin Hoca ve Akhisar’ın o zamanki müftüsü olurdu. Ben o sıralar en fazla 24 yaşında, modaya uygun olarak uzun saçları olan bir gençtim ve öyle hacılar hocalarla pek işimiz olmazdı. Devrimci, komünist derlerdi bize arastada. Ancak, gene de İsmail abi ile iyi komşuluklarımız oldu. O sıralar oğulları sekiz, on yaşlarında Ali ile Taha okul sonrası geldikleri babalarının dükkânın önlerinde koşuşarak oynarlardı. Ne günlerdi onlar. Sanki o zamanlar daha insandık. Kimseleri ötekileştirmeden, kimsenin hangi partiyi tuttuğuna, neye inandığına bakmadan, Müslümanlığını sorgulamadan, insani değerlere saygılı bir yaşamımız vardı. Kentimiz hiç şimdiki kadar bozulmamış, böyle gericileşmemiş, kirlenmemişti. Daha ahlâklı ve erdemli bir kuşaktı bizim kuşağımız. Yazan, okuyan, Cumhuriyet’e saygılı bir gençlik vardı; yazlık sinemalarımız, sık sık gelen tiyatro ve konserler kentimize ayrı bir neşe katardı, hatırlarsınız. Eski Park Kulüp, Tayyare Sineması, ön taraftaki fiskiyeli havuz, ulu çamlar, her şey ne kadar güzeldi.
*
Salonda, oturduğum koltuğun karşısında büyük ekran bir televizyon, yanı başında da dikdörtgen ahşap bir sehpa vardı. Sehpanın üzerinde Yalçın Milli ile eşi Olcay Hanım’ın düğünde ya da bir baloda dans ederken çekilmiş fotoğrafı bulunmaktaydı. Fotoğrafa bakarken birden elli yıl öncesine gidiverdim… Bizim eski Hükümet binasının merdivenlerinde Tayyar Şiyve ve Yalçın Milli, kollarına attıkları kırmızı yakalı avukatlık cüppeleri ile ellerinde dosyalar sohbet ediyorlardı. Binanın kapısından da henüz cüppesini çıkarmamış Hulki Karakuş gülerek onlara doğru geldi. Ben, solda pasajın kapısının önünde öylece karşıdan onları seyrediyorum:
-Ee, şimdi ne yapıyoruz? dedi Hulki.
Yalçın Bey Tayyar Şiyve’ye baktı.
-Bizim öğlenden sonra davamız yok; öğlende Şehir Lokantasında karnımızı doyuralım diyoruz. Sen ne dersin, dedi Tayyar Bey.
-Vallahi benim de yok. O zaman şu sırtımdakini çantama koyup size katılabilirim. Ancak müsaade ederseniz, karşıdaki Muhasebeci Ali Rıza Kaner’e çok kısa uğramam gerekiyor, -Hulki ile Ali Rıza Kaner çok iyi arkadaştılar o zamanlar- sonra size katılırım, diyerek ayrıldılar. Biri yolun karşısına geçerken, diğer ikisi, de Şehir Lokantasına doğru ilerlediler. Karşı kaldırımdan ise Nuri Giyik, Saatçı Adnan ve Tonay Soltay geçiyordu. Diğerleriyle el sallayarak selamlaşıp, herkes kendi yönünde ilerledi.
İşte bu akşam Olcay Hanım’ı ve Hacıishaklı Ferhan ile karşılaşmamız bize böylesine bir zaman tünelinde devrialem yaptırdı. Eve gitmek için ayağa kalktığımızda saatler 23.30’u gösteriyordu ve dışarıda yağmur da dinmişti. Biz eşimle lambası patlamış sitenin karanlık avlusundan, dökülen güz yapraklarının üzerinde hışırdayan sesleri duya duya ilerleyip kapıya doğru yürüdük.
Akhisar/ 13 Kasım 2025














