Güzel atlara binip giden güzel insanlar hepimizin dilinde.
O güzel atlar sadece onları mı götürdü?
Bizleri ben olmaktan çıkarıp biz haline getiren duyguların da çoğunu götürmediler mi?
Bencillik ve hırs; her geçen gün dostluğun ve fedakarlığın yerini almıyor mu?
Gittikçe daha önemli,
Gittikçe daha yalnız,
Gittikçe daha bencil olunmuyor mu?
Herkeste Benmerkezci Dönem ikinci turunu atıyor.
…
Biz susalım halk anlatsın, kaybettiklerimizin bir iki örneğini:
Kapıyı ağır bir gıcırtıyla açan başefendi umarsız bir şekilde, “İmam gelcek hazır ol.” Dedi.
“İstem.” Dedi çavuş. “
“Ne oldu ülen, dinden imandan mı çıktın? “
“Ne diyon ülen? Olur mu hiç?” diye kükredi.
“Gerek yok ki ağam gelecek beni kurtaracak.” Demedi.
…
Bir iki saat önce de gelmişti başefendi. Ne yemek istediğini sormuştu. Aldığı cevap da benzer olmuştu. “İstemem bi şey.”
“İste ülen iste bak hele bu son yemeğin olcak.”
“Fazla gurcalama ülen, istemem” dedi.
“Gerek yok ki ağam gelecek beni kurtaracak. Dağ başlarında ayran paparası kaşıklayacaz” Demedi.
…
“Ayağa kalk bakalım.” Dediler. Kalktı.
“Son arzun?” “Yoktur.”
“Bunlar beni sallandırcak sanıyorlar. Gerek yok ki ağam yakındadır beni kurtarır.” Demedi. Gülümsediğini kimse görmedi.
…
Yüreğinde çiçekler açarak sehpaya çıktı. Biraz sonra her şey bitecek özgürlüğüne kavuşacaktı.
Efesi mapushanenin duvarına dayanmıştır bile. Kurşunların türküsü biraz sonra başlardı. Efesi azrailin pençesinden koparır alırdı O’nu.
Öyle ya Azrail ölümün şahıysa, efesi dağların padişahıydı.
Bu dağlar kaç çatışmalarına sahne olmuş. Efesi Azrail’in elini kaç kere boş çevirmişti.
Son cayırtıda kendini öne atmış ve yakalanmıştı. Ama oluversin, bin kere oluversin. Efesi ve diğer kızanlar bu sayede çekilivermişlerdi cayırtının arasından.
Zincirlenmiş halde oturtulduğu taşın üstünde süren çatışmanın cayırtısını duyuyor; yakalandığına değil de orada olamadığı için kendine küfürler saydırıyordu.
…
Yağlı urganı boynundan geçiren çingene, biraz sonra nefesini elinden alacağı çavuşnın yüzündeki gülümsemeye anlam veremiyordu. Kaç can almıştı bu sehpalarda. Kaç ağlayan, kaç bayılan, kaç pişman görmüştü tahtalı köye göndermeden önce.
Ama gülümseyeni ilk kez görüyordu.
Ürperdi…
“Delirdi.” Diye düşündü bir an…
…
“Son sözün?” dediler. Bir pişmanlık beklentisiyle, gerçi çok önemli bir adam da değildi ama.
“Yok.” Dedi.
Efesi duvara dayanmıştır.
Şimdi bir kartal olup uçup gelecek, kendini alıp kaçıp gidecekti bi belen başına.
…
Celladın bastığı tabureye tekmeyi atmasıyla anladı.
Kırılan boynu ve sıkılan boğazıyla sn nefesini verirken boğuk bir cümle döküldü dudaklarından.
“Eyvah Efem vurulmuş. Yoksa gelirdi.”
“Eyvah Efem vurulmuş. Yoksa gelirdi.” Son sözleri oldu.
…
Yakınlarda bir köyde çavuşnın idam haberini aldığında bir çocuk gibi ağladı efe. Ağır bir yürek yarası eklendi bedenindeki üç kurşun yarasına.
Kalmak, o zindanı zalimleriyle beraber yakmak için hamle yaptı. Ama boşuna. Yataktan kalkamıyordu.
Arkadaşını ölümün pençesinden kurtaramamanın kahrı yakıyordu yüreğini…
…
O günden bu yana öykü oldular dilden dile söylendiler.
Ne denilebilir ki, insanın dostuna sonuna kadar güvenebilmeli.
Kahrolmak, utanmaktan çok daha iyidir.














