Bazı cümleler dudaklardan dökülmez.
Oturur bir yerlerde, içini çizer, kazır, bekler.
Zamanla konuşmaz olursun; değil insanlara, kendi kendine bile bir şey diyemezsin.
Mesela ben, söylediklerimden çok söyleyemediklerimle yaşlandım.
Bazı sessizlikler vardı, bir çığlıktan daha fazla iz bırakan.
Kimi sabahlar yatağımın kenarında biriken kelimelerle uyanıyordum. Üstüme düşen yalnızlık, yorgan gibi ağırdı.
Hayallerimi hep yüksek tuttum.
Çünkü başka bir seçeneğim yoktu.
Bize küçükken “büyüyünce ne olacaksın?” diye sorarlardı.
Kimse “küçük kalmak istiyorum” cevabını ciddiye almazdı.
Ben o yüzden hep büyümüş gibi davrandım.
Bulutların seviyesine kadar çıkardım kendimi.
Sonra oradan düştüm—
kimse tutmadı, düşerken unutan çoktu.
Düşüş dediğin şey sadece yere çakılmak değilmiş.
Bazen bir şarkının ortasında tutuk kalmak,
bazen de aynada kendine göz ucuyla bile bakamamakmış.
Kırılıp ağrıyıveriyor her yerin.
En çok da adını koyamadığın yanların sızlıyor.
“İyi misin?” sorusuna bile susmak istiyorsun.
Çünkü anlatmaya kalkarsan, anlatacak tek bir düzgün cümle bulamıyorsun.
Hayat, akıp giden bir nehir gibi…
Yolunu sormaz, yönünü seçmezsin.
Sadece sürüklenirsin.
Ve bazı parçaların,
bir derenin kıyısında kalır.
Bir çocuk bulur belki, taş sanır, suya atar.
Kimse senin bir zamanlar o parça olduğunu bilmez.
Sen de unutur gibi yaparsın.
Kanadın varsa özgürsün sanıyorlar.
Oysa kanat, sadece yük demek bazen.
Asıl mesele, o kanadı çırpacak cesareti bulmakta.
Ve ben yıllarca o cesareti birikmiş suskunlukların arasında aradım.
Bir gün, hiç kimse fark etmeden,
her şeyi geride bırakıp yürümeye başladım.
Ne biri durdurdu beni,
ne ben durup ardıma baktım.
O an anladım:
uçmak, kanatla değil,
yürüyüp geride bırakabilmekle başlıyormuş.
O gün kendi nehrime atladım.
Sürüklenmedim.
Yüzdüm.
Ve sonunda kıyıya vardım—
eksik, suskun ama ilk kez kendimle tamam…
İ.akan














