Hiç düşündünüz mü, bir işçi bir günü nasıl geçirir?
Bir ömür demiyorum bakın, sadece bir gün… Ama o bir gün var ya, insan ömründen daha uzun bazen.
Sabah yediden önce uyanır.
Alarm değil artık o — iç saati! Vücut bile ezberlemiş yoksulluğun ritmini.
Evliyse, mutfaktan gelen çay kokusuna sevinir, çocuklardan birinin uykulu sesi duyulursa “oh” der, ev var, nefes var.
Bekarsa, durum biraz daha sade: fırına uğrar, iki simit alır, kahvehanenin köşesine oturur. “İki çay” der — biri kendine, birini hayata ister. Çünkü hayat da bazen demlenmeden içilmez.
Sekizde iş başı.
Kimisi inşaatta, kimisi boya, badana kimisi taşta, kimisi metalin soğuk sesinde, Karşılar günü.
Ev sahibi iyi biriyse on gibi bir çay iki kurabiye ikram eder, o an gözleri parlar: “Demek ki dünya hâlâ tamamen taş kesilmemiş ” iyilerde varmış Bee.
Yok, eğer ev sahibi suratsız bir tipse, o zaman işçi kendi çayını da kendi hayalini de cebinden çıkarır, bir kenarda sigara dumanı ile içer.
Bir nefeste sabır, bir dumanda umudu içine çeker.
Öğleye doğru çantasını açar.
Ekmek arası domates, peynir; bazen de dünden kalma dolma ama o dolma var ya, sanki beş yıldızlı restorandan bir aşçının elinden çıkmış yemek gibi gelir insana o saatte.
Yanında musluktan su, tatlı niyetine bir sigara.
Gökyüzüne bakar, düşünmez gibi yapar ama aslında her şeyi düşünür: kirayı, borcu, çocukları, haftaya bitmesi gereken işi.
Ama yine de gülümser. Çünkü gülmek, bazen direnmenin en zarif hâlidir.
Akşam olur.
Yorgunluk omuzlarına değil, sanki ruhuna çöker.
Evde televizyonu açar, haberlerde yine birileri “ekonomi uçuyor” der.
Bizimki gülümser: “Herhalde biz uçakta hosteslik yapıyoruz da haberimiz yok.”
Yemeğini yer, bir bardak çay, belki bir türkü.
Sonra uyku…
Ertesi sabah yine aynı saatte kalkacak.
Yine fırın, yine simit, yine iki çay.
Biri kendine, biri hayata.
Çünkü işçi bilir: hayat, onunla her sabah yeniden başlar.
Ve biz, çoğu zaman o hayatı fark etmeyiz bile.














