Geçenlerde kitap fuarı vardı, oradan biliyorum, yayıncılar ve kitap sevdalıları dertliydi.
Biri onca masraf etmiş, stant açmış; kitap satamıyor. Kitabı alıp okumak isteyen de sevdiği kitabı alamıyordu.
Anlayacağınız ekonominin bize yaşattıkları bunlar.
Demokrasi bahsinden ise hiç söz etmiyorum bile.
Peki, buna inat, iyi şeyler yok mu?
Olmaz olur mu, var…
Toplumda her zaman gözü kara, yenilikten, farklı şeyler söylemekten yana olanları görürsünüz.
İlerleme de zaten bu tip ‘aykırı’ işlerin toplamından oluşuyor galiba.
Bu yılın başında Âlâ Yayınlarının ilk kitabı Sinema Tarihinde İzmir tanıtılırken Yenigün gazetesi ve onu ayakta tutmakta mahir Mesut Şimşek ve gazetenin diğer çalışanları için aklımdan geçenler yukarıda anlattıklarımdı.
*
Bir yerel gazete; sahibi, bir avuç yazarı ve editörüyle kendini riske ederek iyi şeyler yapmanın peşinde koşuyordu sonuçta.
Sonra neredeyse aradan bir yıla yakın zaman geçti, Yenigün’ün yayıncılık serüveni nasıl gidiyor, doğrusu bilmiyorum ama bunun devamı Yenigün Söyleşileri geldi bu kez.
İçimde iyimserlik rüzgârı esmedi desem yalan olur!
Öncelikle İzmir’i ilgilendirecek konularda tartışma açmak, çözüm için ilgililere kapı aralayacak girişimler başlatmak hiç de azımsanmayacak şey.
Ve ilk oturum tam da buna göre seçilmişti:
İzmir’in su ve gıda krizi, üstüne de orman yangınları.
Antroposen çağda hep yanı başımızda olacağı öngörülen yaşamsal konular bunlar.
Uzmanlar; Prof. Dr. Çiler Çilingiroğlu, Dr. Fatih Özden, Dr. Baran Bozoğlu, İbrahim Uğur Toprak, İZSU Genel Müdürü Gürkan Erdoğan, İzmir Orman Bölge Müdürlüğünden Ayhan Bayrak olanları ve yakın dönemde yaşanacakları bize anlattılar.
*
BAŞKAN VE UZMANLARIN SÖYLEDİKLERİ…
Tabii oturumun açılışını da İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Dr. Cemil Tugay yaptı, onu da hemen söylemiş olayım.
Cemil Bey’in söyledikleri önemli, bunları Yenigün’den okuyabilirsiniz. Ben en çok “Ben geçici olarak belediye başkanıyım ama kalıcı olarak İzmir’in ve Türkiye’nin vatandaşıyım.” sözünü sevdim.
Düşünsenize, herhangi bir makama gelenin neredeyse orayı kendi mülkü gibi gördüğü bir ülkede birisi çıkıp “Ben bu makamda geçiciyim.” anlamına gelen bir cümle kuruyor.
Aslında olması gerekeni söylüyor Cemil Bey.
Sorun bizde galiba, bu cümleyi o kadar az duymuşuz ki söylendiğinde de kendimize sevinç payı çıkarıyoruz.
*
Oturumlarda neler mi söylendi?
İsteyen Yenigün’ün 1-3-4 Ekim sayısında ve www.gazeteyenigun.com.tr’de, Nurcan Etik ve Sıla Arabacıoğlu’nun haberlerinden ayrıntılarıyla okuyabilir.
Ben bir iki şeyi yazıp moralinizi sıfırlayayım!
1970’ten sonra dünyadaki kuş türlerinin yarısı yok olmuş, iyi mi?
Ülkemizdeki hava kalitesi Dünya Sağlık Örgütü’nün koyduğu sınırın altı katı kötü.
Kanserden ölüm 15 yılda 4 buçuk kat artmış.
Orman yangınlarında iklim krizi en başat öge. Ülkemiz ormanları kızıl çam türü ve bu yanmaya en müsait ağaç. Dolayısıyla yangınlar sürecek.
Nasıl, moraliniz iyi mi?
İZSU Genel Müdürü Gürkan Bey, İzmir’in su sorununu anlattı.
Anlattı diyorum da insan dinleyince kara kara düşünüyor. Sorun kalmamış ki! Resmen dibe çakılmışız.
Bir kez barajlarda su yok.
Yakın zamanda olması da beklenmiyor.
2026’nın sonuna kadar kuyulardan çıkan su bizi idare eder, deniyor.
Kuyuların da çoğu Manisa’dan…
Suyun dağılımı da şöyle: yüzde 75 tarım, yüzde 10 civarı sanayi, yüzde 14 içme suyu.
Bu dağılım DSİ tarafından yapılıyor.
İzmir’de arıtma tesisi olmayan iki ilçe kalmış: Dikili ve Aliağa. Bunlar için girişimde bulunulmuş ancak sevgili hükümetimiz kredi onayını vermemiş.
Arıtma konusu açılmışken Gürkan Bey’e neden arıtılan suyun park ve bahçelerde kullanılmadığını sordum.
Bizim yazlık sitede arıtmadan çıkan suyun kullanıldığı örneğini de verdim.
Gürken Bey, suyun tuzlu olduğunu bunun için kullanılamadığı söylendi.
Doğrusu ben ikna oldum diyemem, arıtmadan çıkan su neden tuzlu olsun ki!
Sonra anladım ki sadece Gürkan Bey değil pek çok insan da arıtılmış suyun park ve bahçelere verilmesi konusuna olumlu bakmıyor.
“Parkların su saatini söktük, bu bize tasarruf sağlıyor.” diyen bir akıl, arıtmadan çıkan suyu o parka değil de neden denize deşarj eder, anlamış değilim.
Gürkan Bey kusura bakmasın!
Evet, şimdilik bitirip bu ayki eğitim/ söyleşi konusunu bekleyelim.
Söz, onu da yazacağım!
GEÇMİŞTEKİ ÇABALAR…
Tabii Yenigün’ün bu çabalarını önemsiyoruz ama bunların ilk olduğu da söylenemez.
Geçmişte de buna benzer çok girişim yaşanmış.
Bu yazı için kitaplığımı karıştırırken, Tufan Türenç ile Erhan Akyıldız’ın Abdi İpekçi’yi anlattığı Gazeteci1 kitabına göz attım. Kitap, gazete nasıl etkili olur ve daha çok nasıl satış rakamını yakalar çabasının tarihi gibi.
Tabii İpekçi gibi usta bir gazetecinin biyografisi de unutulmamış.
Bunlardan biri:
1959’da Milliyet’te Peyami Safa köşe yazmaktadır ve gazetenin satışı dört yüz bin civarındadır.
Ancak Peyami Safa, İpekçi gibi daha 30’lu yaşlarda bir gencin genel yayın sorumlusu olmasını kabul edilemez bulmaktadır.
Ve bu ruh hali ona gazetede köşe yazmayı bıraktırır.
Tiraj o gün düşmeye başlar.
Çare?
Gidenin yerine Çetin Altan’ın transferidir.
Ve usta kalem, aynı yıl (1959’da) transfer edilir.
Gazetenin tirajı bir anda yukarılara tırmanır.
Demek ki o günler gazeteyi okunur kılmak, yeni yazarlar ve muhabir kadrosunu çoğaltmaktan geçiyor.
Peki, bugün bu yapılabilir mi?
Bu ekonomik koşullarda zor!
Gerçi doğru haber ve iyi yazar ilkesinin sonraki yıllarda bozulduğunu biliyoruz.
1990’lı yılları anımsayın, gazeteyle ansiklopedi ve tencere birlikte veriliyordu.
Bu bozulma öyle bir ‘istikrarlı’ hale geldi ki şimdi tencere ve tava da verseniz basını kurtarabilir misiniz?
Emin değilim.
Gazete bakkalda satılmıyor artık, semtlerde nerdeyse yok gibi.
İlan derseniz hükümet olanları, kendi yandaşlarına taksim etmiş.
Pek çok insan gazeteleri, ücret vermeden, dijitalden okuyor.
Peki, bunlara karşı hükümetin yapısal çözümleri var mı?
Ben duymadım.
İşte, basının ahvali şimdilik bu.
Ama her zaman iyi insanlar ve umut da vardır!
……………………
1 Gazeteci, Tufan Türenç-Erhan Akyıldız, araştırma-biyografi, Milliyet Yayınları, 1986, 480s.
https://www.gazeteyenigun.com.tr/makale/26756106/salim-cetin/bir-gazeteden-daha-fazlasi














