NENAŞI NDĞA MOXVAMU
Karadeniz’in dalgaları bugün biraz daha anlamlı vuruyor kıyıya.
Çünkü bugün 7 Kasım.
Bir dilin, bir halkın, bir hafızanın günü.
Lazca Dil Günü.
Yani sesini rüzgâra karıştırmış bir halkın, kendi yankısını arama günü.
Bir zamanlar bu topraklarda çocuklar, sabahları Lazca selam verir, akşam dualarını Lazca ederdi. Şimdi o çocukların torunları aynı köylerde Türkçe düşünüyor, bazen rüyalarını bile başka dillerde görüyor. Çünkü her dil, sadece kelimelerin değil, bir ruhun da barınağıdır. Ve ruhlar, konuşulmadıkça solar.
1929’un bir 7 Kasım sabahında, Sovyet Gürcistan’da Lazca yayımlanan ilk gazete Mç’ita Murutsxi (Kızıl Yıldız) matbaadan çıkmıştı. O gün, Karadeniz’in doğusunda bir dil ayağa kalktı.
Yıllar sonra, 1971’in bir başka 7 Kasım’ında Kazım Koyuncu doğdu. O da Lazca’yı gitar teline, dalga sesine, rüzgâra karıştırdı.
Belki de bu yüzden 7 Kasım, hem bir matbaa mürekkebi kokusudur hem bir melodidir.
Ama bugün, Lazca UNESCO’nun listesinde “kesinlikle tehlike altındaki diller” arasında. Yani kaybolmaya değil, unutturulmaya terk edilmiş bir dil.
Oysa Lazca bir coğrafyanın hafızası, bir yaşam biçimidir.
Yağmura “çkuni” demek, denizi “zğali” diye sevmektir.
Bir çocuğa “gogo” demek, ona sevgiyi kendi köklerinin sesiyle fısıldamaktır.
Bugün Lazca konuşmak bir direniştir.
Unutmaya karşı, kayıtsızlığa karşı, sessizliğe karşı bir direniş.
Çünkü dil giderse, şarkılar, ninniler, masallar, kahkahalar da gider.
Bir halkın kalbi susar.
Kazım Koyuncu bir konserinde şöyle demişti.
“Ben bu dünyayı, bu halkın dilinde sevdim.”
O yüzden bugün Lazca konuşmak, sevmektir. Bir halkı, bir dağı, bir dalgayı, bir anneyi sevmektir.
Nenaşi ndğa moxvamu.
Dil kimliktir.
Ve kimlik tıpkı deniz gibi, unutuldukça değil hatırlandıkça parlar.

…
APTALLIĞIN ANATOMİSİ
Dün akşam Fenerbahçe’nin Victoria Pilsen deplasmanında açılan o dev pankart, kültürel hafızanın da utanç vesikası oldu.
Üzerinde bir askerin yüzü vardı. Altında dev harflerle şu yazıyordu.
“Vojna s Turkem musí být.”
Yani: “Türklerle savaş olmalı.”
Bu cümle, Çek mizah ustası Jaroslav Hasek’in Aslan Asker Şvayk romanından alınmıştı.
Ama ironiyi unutanlar, her zaman olduğu gibi, metni de katlettiler.
Hasek, I. Dünya Savaşı’nın bürokratik saçmalığını, kör milliyetçiliğini ve savaş çığırtkanlığını yerle bir eden bir hiciv ustasıydı.
Romanın kahramanı Şvayk, saf görünümüyle sistemin aptallığını gözler önüne serer.
“Türklerle savaş olmalı” dediğinde aslında, “böyle düşünenler ne kadar da gülünç” diyordu.
Yani cümle, savaşın değil, savaş isteyen akılsızlığın sembolüydü.
Ve dün gece, bir yüzyıl sonra, Hasek’in mizahı boğazlandı.
Savaş karşıtı bir romanın cümlesi, bir tribün görselinde savaş sloganına dönüştürüldü.
Bir anti-milliyetçi taşlama, milliyetçi propaganda olarak yeniden sahnelendi.
Bu bir ironi cinayeti.
Tarih bazen kendi alayını kendi elleriyle gerçekleştirir.
Şvayk’ın “aptal asker” figürü, dün akşam tribünde yeniden doğdu.
Ama bu kez, alaya aldığı aptallığın safında.
Asıl acı olan, Türkiye’deki birçok spor kanalının ve haber sitesinin bu pankartı “provokasyon”, “ırkçı tahrik” ya da “Türk düşmanlığı” klişesinden öteye taşıyamamasıydı.
Hiçbiri kalkıp sormadı.
“Bu söz nereden geliyor? Yazan kim? Ne anlatmak istemişti?”
Bir gazeteci için bir cümleyi bağlamına yerleştirmek, topa vurmak kadar temel bir refleks olmalıydı.
Ama bizde medya, literatürle bağını kopardığından, kültürel cehaleti haber olarak servis etmeyi tercih etti.
Oysa doğru analiz şunu söylemeliydi.
Bu cümle zaten bir savaş karşıtı ironiydi. Onu slogan yaparak kullananlar, Hasek’in alaya aldığı zihniyete dönüşmüştü.

…
ADALET ORMANINDA
ODUN RAPORU
Türkiye’nin adalet ormanı karışık.
Her davadan bir ağaç türü çıkıyor.
“Çınar” kod adlı gizli tanık,
“Ladin” kod adlı gizli tanık,
“Meşe” kod adlı gizli tanık.
Kimin nerede kök saldığı belli değil.
Yargı artık orman işletmesi gibi çalışıyor. Savcı ormancı, tanık tomruk, mahkeme de kereste atölyesi.
Ekrem İmamoğlu’ndan dün gözaltına alınan gazetecilere kadar herkes, bu odunların gölgesinde yargılanıyor.
Kimlikleri gizli, beyanları gizemli, sonuçları feci.
Gerçeği değil, talimatı büyüten ağaçlar bunlar.
Rüzgâr estikçe yön değiştiriyorlar.
Bir bakıyorsun “duydum” diyor, bir bakıyorsun “bana öyle dediler.”
Kökleri gerçeğe değil, siparişe uzanıyor.
Yargı da sanki “Baltalı İlah”ın elinde.
Her dosya bir kütük gibi doğranıyor.
“Tanık ifadeleriyle sabit” deniyor ama kimin ifadesi, hangi odunun sözü, kimse sormuyor.
Delil aramak, bu ülkede artık baltaya sap aramak kadar zor.
Gerçek ise talaş gibi.
Herkesin ayağına bulaşıyor ama kimse toplamak istemiyor.
Ve o talaşın içinde yanıp kül olan şey, adaletin ta kendisi.
Belki de bakanlığın logosunu artık değiştirmek gerek.
Ortada bir terazi değil, bir testere olmalı.
Altına da şu cümle yazılmalı.
“Keser döner, sap döner, gün gelir adalet döner.”

…
BİR PALTO KALDI ARDINDA…
Tarih 7 Kasım 1980…
Karanlığın ağır eli ülkeyi sıkıyor, hayatlar çalınıyordu.
12 Eylül’ün postalında, günler birbirini takip eden gözaltılarla, tutuklamalarla eziliyordu. Her sabah pencerelerden çekilen eller, kapıları çalan ayak sesleri, işyerlerinden, sokaklardan alınan insanlar… Cezaevleri havuzuna atılan isimler arttıkça ülke daha da susuyor, kentlerin damarları donar gibi oluyordu.
O gün askerler bir yayınevini bastılar. Rafların arasında Engels’in “Doğanın Diyalektiği” de vardı. İki kardeş hemen gözaltına, Mamak Askeri Cezaevi’nin A Blok’una götürüldüler. Fişlendiler, saçları, sakalları kesildi, önden, yandan fotoğrafları çekildi, kimlikleri birer numaraya indirildi.
Sonra, C Blok’a sevk için kelepçelere vurulup cezaevi aracına bindirildiler.
Aracın içinde dört muhafız ve astsubay Şükrü Bağ vardı. Bağ’ın sesi, tank gibi soğuk ve emir doluydu. Tutuklulara bağırdı.
“On yaşındaki bebekleri zehirlediniz şerefsizler!”
Sonra askerlerine döndü, emri verdi.
“Bunlar yılandır, analarını ağlatmazsanız ben sizin ananızı ağlatırım.”
Henüz araç hareket etmeden, iki kardeş sıraya dizdirildi. Dört er copla, tekmeyle, tokatla saldırdı. Bağ’ın bögürtüsü, her darbeyle daha da boğucu hale geliyordu.
“Analarını ağlatmazsanız ben sizin ananızı ağlatırım.”
Araç nihayet hareket etti. Yol boyunca dövüldüler. C-Blok F koğuşu önünde indirilirken bile askerler vazgeçmedi; “Geri getirin onları ulan!” sesleri arasında küçük kardeş, yere düştü. Astsubayın emri yine yankılandı.
“Kaldırın, dövün.”
Küçük kardeş yalvardı, insanlık denen o kırılgan ululuğu dile getirdi.
“Sabah kızımı uyandırmadan evden çıktım… Bir suçumuz yok, bizi bırakın.”
Cevap sertti.
“Bunu daha önce düşünecektiniz hainler.”
Ve yine askerlere haykırdı.
“Hala analarını ağlatmadınız, birazdan sizin ananız ağlayacak.”
Askerler saldırdı. İki kardeş, birbirlerine dayanarak, elleriyle başlarını korumaya çalıştı. Akıntıya karşı çırpınan iki beden gibiydiler. Yine başına jop darbesi yiyen küçük kardeş yere yığıldı. Zorlukla doğruldular.
Astsubay duru. dedi. Bir sigara yakıldı, İki kardeş, C-Blok F bölümünün tel örgüsü önünde dizildiler. Bekletildiler, hazırola getirildiler. Sigara bitti, bağırış yeniden başladı.
“Bir patlatılmadık hayalarınız kaldı, şimdi onu da patlatırlar!”
Tekrar çullandılar, dakikalarca, acı kesintisizdi. Sonra avluya itildiler. Bir deftere isimlerinin yanına yazıldı.
“Solcu, komünist.”
İnsanın etiketlenişi, ölümle aynı hızlıydı. Cezaevi binasına götürüldüler. Işıklı demir parmaklıklı kapıya doğru yürürken, sağdaki karanlık kapıya sokulmaları istendi.
“Kaçmayın lan itoğlu itler!” bağırıldı; kapı aralığına sıkıştırıldılar; yeniden dövüldüler. Sırtları duvara dayalı, kollarıyla yüzlerini korumaya çalışırken küçük kardeş yine yere kapaklandı. Alnı taşın soğukluğuna çarpıldı. Güçlükle kaldırdılar, tekme tokat koğuşa soktular, girişteki tahta sıraya oturttular onları.
Büyük kardeş su istedi koğuştakilerden. Korku, herkesin vücudunu dondurmuştu. Kimse kıpırdamadı. Küçük kardeş, kan içinde, oturduğu yerden doğrulup pencereden dışarıya, avluya baktı. Koğuştakiler onu yerine oturtmak için koştular. “Midem bulanıyor, kusacağım!” diye bağırdı.
Sonra yere yığıldı. Bir ranzanın üzerine yatırdılar, nefesi kesildi. Tıp öğrencisi Vahap, nabzını yokladı, “Ölmüş bu,” dedi. Sıcak bedeni battaniyeye sarıp koğuştan çıkardılar. Suçu sadece kitap yayımlamak olan bu genç, orada sönüp gitti.
Soruşturmayı yürüten askeri savcı, döven erlerden birinin muhafızlık göreviyle ilişkili olmadığını belirledi: sağ görüşlü biriydi. Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Savcılığı, dört er hakkında kasten adam öldürmek, astsubay hakkında ise kasten adam öldürmeye azmettirmek suçlamasıyla dava açtı. Yargılama yedi yıl sürdü.
Üç er ayrı ayrı on yıl sekiz ay ağır hapis cezası aldı. Araca özel amaçla binmiş sağ görüşlü kişi sekiz yıl aldı. Astsubay Şükrü Bağ’a önce on yıl sekiz ay verildi, bu ceza Askeri Yargıtay Genel Kurulu tarafından onaylandı ve kesinleşti.
Ancak sonra, şoför mahallinden dövülme olayını duymasının ve görmesinin olanaksız olduğu gerekçesiyle Askeri Yargıtay 5. Dairesi, yargılamanın yeniden yapılmasına hükmetti. Astsubaya bu kez görev ihmali nedeniyle üst sınırdan üç yıl hapis verildi. Askeri Yargıtay 5. Dairesi kararını bozdu. Ceza altı aya indirildi. Altı aya kadar olan cezaların temyizi sıkıyönetim komutanının takdirine bağlıydı. Sıkıyönetim komutanı kararı onayladı. Dosya kapandı.
Cinayetin üstü postalla örtüldü.
Dövülerek öldürülen küçük kardeşin adı İlhan Erdost’tu. Ağabeyi ise Muzaffer Erdost. Sol ve Onur Yayınları’nın sorumluluğunu üstlenmişlerdi ama basılı sözün bedeli kan olmuştu.
Sonra gözyaşları sele, şarkılar ağıtlara dönüştü; Leman Sam’ın sesi bir inilti gibi düştü kulaklara.
“Ne oldu çocuk sana, yok olup gittin birden..
Nasıl kıydılar sana, ne zor büyüttüm seni ben
Ninni çocuk uyu çocuk.
Ölüm yalan dön gel çocuk.
Zincirlerde çiçek açmış ellerinin yarası.
Sevgisiz kefensiz kaldın, soğuktur şimdi orası.
En kolay katlanılan, başkasının acısı.
Ben anayım ağzımdaki tükürdüğüm kan tadı.
Ninni çocuk uyu çocuk
Ölüm yalan dön gel çocuk. “















