İki hafta önce Memleketi “Diziler Kurtaracak” diye bir yazı kaleme almıştım.
Hâlâ arkasındayım.
Hatta güncelleme yapayım: Diziler sadece kurtarmıyor, bizi bizden daha iyi ifşa ediyor diyorum.
Geçen hafta bir yazar büyüğümle tanıştık, köşeyi ona ayırdım. Bizde adap var; davete icabet edilir, teşekkür edilir. Dizilerin tadını vermiyor olabilir ama biz yine de geleneksel takılalım neme lazım değil mi?
Şimdi kaldığımız yerden devam edelim, ne dersiniz. Konu dizi, pardon aile… ya da bizim “aile” sandığımız şey.
Hafızaları yoklayın. Bir trenle başlamıştı her şey … Karadeniz’den İstanbul’a doğru yola çıkan. 2010’ların başı, sanırım. İçinde ne yokmuş ki kısacası herkes. O zamanlar anlamamıştık ama meğer o tren Türkiye’ymiş yani millet olarak biz.
Her vagonda ayrı bir sır, her koltukta ayrı bir hikâye.
Bugün tren yok şükür. Onun yerine yalılar var, malikâneler var, sonsuz odalı evler var. Ama hikâye aynı: Aile dediğin şey artık soy ağacı değil, dedektiflik dosyalar.
Kim kiminle akraba, kim kiminle “fazla yakın”, kim kimin hayatına hangi rolden dahil olmuş kim kimden? Bunu çözmek için neredeyse harita, pusula ve sabır gerekiyor. Allahtan hepimizde dedektiflik bir ruh var da çözebiliyoruz.
Ama işin en ilginç tarafı
Biz bunu izlerken hiç de rahatsız olmuyor muyuz?
Hatta bayılıyoruz desem yeridir.
Ekranda onun karısı öbürüne, öbürünün kocası bir diğerine, gidiyor, geliyor. Kafamızda roller birbirine karışıyor, olsa da sorun yok.
“Aile” dediğin şeyin içi boşaltılıp yeniden yazılıyor… Biz de çekirdek çitleyerek “bak bak neler oluyor” neler deyip bayıla, bayıla izliyoruz.
Sonra biri çıkıp “toplumun ahlakı bozuluyor” deyince hepimiz şaşırıyoruz.
Yok canım, bizim soyumuz, . Allı şanlı nasıl bozulur? Biz sadece akşamları üç saat salya sümük dizimizi izliyoruz.
Gündüzleri de dizi programının gerçek versiyonunu hepsi bu.
Gündüz kuşağında biri çıkıp anlatıyor: Aile içi sınır desen yok, rol desen yok, herkes herkesin hayatına karışmış… Anlatıcı o kadar rahat ki, sanki komşudan evde şeker, tuz bitmişte istemiş gibi.
Akşam dizi izlerken “bu kadar da olmaz” dediğimiz ne varsa, zaten hayatımızda “oluyormuş, hem de prime time’” kıvamında.
Sonra da dizi senaristlerine kızıyoruz: “Abartmışlar” diye.
Adam ne yapsın? Gördüğünü yazıyor arkadaş.
Hatta bazen az bile yazıyor diye bilirim.
Çünkü gerçek hayatta yaşananı birebir yazsa, RTÜK değil, mantığımız olanı kaldırmaz valla.
Şimdi ister eğri ister düz oturalım ama dürüst olalım:
Biz bu hikâyeleri neden seviyoruz?
Çünkü sınırların silindiği yerde merak başlar.
Merakın olduğu yerde de reyting.
Aile dediğin şeyin mahremiyeti kalmayınca da, hikâye oluyor.
Ve bizde, o hikâyenin en sadık izleyicileri hepsi bu.
O yüzden tekrar söylüyorum: Senaristler bizi bizden iyi tanıyor.
Sadece biz, kendimizi onlara nazaran daha fazla ciddiye alıyoruz.
Ve o trenle başlayan dizi var ya…
Hâlâ devam ediyor.
Sadece biraz daha raydan çıkmış hali ile.
Ama biz hâlâ “manzara çok güzel” deyip camdan izlemeye devam ediyoruz.














