Bu adamın gerçekten çok büyük bir suçu var. Yazıyı okuduğunuzda ne kadar sessizce, kimseye hissettirmeden “büyük suçlar” işlediğini anlayacaksınız…
Almanya’dan İzmir’e uçar. Havalimanında pasaport kontrolünde polis memuru başını kaldırır ve bu adamın yüzüne uzun uzun bakar. Adam gülümsemeye devam eder. Yanındaki hanımefendinin pasaportuna bakan memur, nazik bir dille konuşur:
“Hanımefendi, siz gidebilirsiniz. Bu beyefendi bu gece bizim misafirimiz olacak.”
Kadın bir anda dona kalır, titremeye başlar:
“Memur bey, bu adam suç işlemiş olamaz. Ben bu saatte nereye gideyim? Burada kimseyi tanımam…”
Memur soğukkanlılıkla devam eder:
“Ağlama artık, kocaman kadınsın. Nereye gideceğini bilirsin. Lütfen bavulunuzu alın.”
Bu adam ise hâlâ gülümsemektedir. Birkaç dakika sonra iki iri yapılı sivil gelir. Memurun elindeki kimliği alıp defalarca incelerler. Adamın hâlâ gülümsemesine onlar da şaşırır.
“Beyefendi, bizimle geliyorsunuz,” derler ve onu havalimanındaki bir polis odasına götürürler.
Odada, önünde çay bardağı olan bir görevli başını kaldırır:
“Ne oldu? Niye getirdiniz bu adamı?”
“Komiserim, hakkında ülkeye giriş yasağı varmış.”
“Neden?”
“Bilmiyoruz…”
Komiser sandalyeyi işaret eder:
“Oturun bakalım. Anlatın, suçunuz nedir? Neden hakkınızda iki dava açılmış ve ülkeye girişiniz yasaklanmış?”
Adam sakinlikle cevap verir:
“Ben doğduğum ülkeye geldim. Neden giremiyorum? Lütfen bana gerekçesini açıklar mısınız?”
Komiser ısrar eder:
“Sen biliyorsun… Hangi suçları işledin? Anlatmazsan şimdi e-devlete girer, hepsini önüme dökerim.”
“Buyurun komiserim, girin. Ben de öğrenmek isterim.”
“Yorma bizi. Söyle bakalım suçun ne?”
Adam derin bir nefes alır:
“Haklısınız komiserim, suçum büyük…”
“Ha, sonunda! Anlat bakalım hangi suçu işledin de pişmanlık göstermeye başladın?”
Bu adam başladı içten, ağır ağır anlatmaya:
„Komiserim…
Ben çocuklara Türkçeyi sevdirdim.
Yıllarca, gece gündüz…
Almanlara Türkiye’yi anlattım.
Kitaplar yazdım.
Bir dilin güzelliğini sevdirmek için çalıştım.
Efendim… 50 yıldır çocuklara Türkçeyi sevdirmek için gece gündüz çalıştım. Bununla da kalmadım; öğretmenlik yaptığım ülkede Almanlara Türkçeyi ve Türkiye’yi sevdirmek için uğraştım. Kitaplar hazırladım; Türkçeyi, Türkiye’yi insanlara tanıtmak için…”
Komiser şaşkınlıkla sorar:
“Sen yazar mısın? Hakkında açılan iki dava da bu yazılar yüzünden. Hem öğretmensin hem emekli…”
Genç meslektaşına döner:
“Bize ve bu beyefendiye birer çay getir.”
Sonra adama bakıp devam eder:
“Almanya’ya gidip yerleşmişsin. Mal mülk sahibi olma şansın olmuş. Ama sen kalkmışsın yazılar yazmışsın, kitaplar yayınlamışsın. Babam da öğretmendi; bir dairesi bile olmadı. ‘Öğrencilerim, ülkem’ diye çırpındı durdu. Yoksulluk içinde öldü.
Demek istediğim şu ki: Büyük suç işlemişsin. Sana ne Türkçeyi öğretmekten, Türkiye’yi tanıtmaktan? Dert aramışsın kendine…”
Adam mütevazı bir ses tonuyla cevap verir:
“Efendim, ben yatılı öğretmen okulunda ve Gazi Eğitim Enstitüsü’nde okudum. Öğretmenlerimiz bize bu ülkeye borçlu olduğumuzu, anadilimize ve bu topraklara hizmet etmemiz gerektiğini öğrettiler.”
Komiser başını sallar:
“Tamam tamam… Babam gibi konuşuyorsun. Bu yatılı öğretmen okullarından mezun olanlar birbirine çok benzer zaten.”
Adam çayını kaldırır:
“Bu çay için teşekkür ederim komiserim.”
Komiser de gülümser:
“Bu gece burada kalacaksın ama seni hücreye göndermeyeceğim. Yarın ilk uçakla Almanya’ya dönmen için gerekeni yapacağız.
Bu arada, Emanet Çeyiz ve Sesimi Duyan Var mı? kitaplarını okudum, çok etkilendim.”
Ve şimdi anladınız değil mi bu adamın ne kadar “büyük bir suç” işlediğini?
Ve böylece…
Bir adamın “suç dosyasında” yalnızca şunlar yazdı:
• Türkçeyi sevmek
• Türkiye’yi anlatmak
• Bir halka borcunu kalemle ödemek
Bazı suçlar mahkeme duvarına sığmaz…
Bazı suçlar, insanın gönlüne işlendiği için güzeldir
Ve biliyor musunuz?
Ben de aynı suçu işliyorum…
12.12.2025
Molla Demirel














