Türkiye 2025 sonbaharı, adeta unutmanın ve hatırlamanın arasında gidip gelen bir sarkaç. Pandeminin bıraktığı izler ise bu salınımın tam orta yerinde duruyor.
Bilim, dünyanın nasıl işlediğini anlatır;
Edebiyat, dünyanın nasıl hissettirdiğini;
Etik ise, bütün bunların arasında nasıl yaşanması gerektiğini.
Pandemi, bu üç dilin aynı cümlede birleştiği nadir anlardan biriydi. Belki de bu yüzden bıraktığı en kalıcı iz, bir hastalıktan çok daha fazlasıydı: Bir toplumun kırılganlığını, bağımlılığını ve eşitsiz yüklerini yeniden görme zorunluluğu.
COVID-19, yalnızca biyolojik bir olay değil, bir ontolojik ayna oldu:
• Kırılganız.
• Birbirimize bağlıyız.
• Aynı riski taşısak da aynı yükü taşımıyoruz.
Bu üç cümle, modern toplumun yüzyıllardır sürdürdüğü “özerk birey” anlatısına ince bir çentik attı. Meğer birey dediğimiz, bir solukla başkasının bedenine değiveren bir ağın düğümünden ibaretmiş. Bu hakikati reddedenlerle kabullenenler arasındaki çatışma ise hâlâ devam ediyor: Kamusal hayatta, siyasette, aile sofralarında, hastane koridorlarında…
Pandemi, etik düzlemde iki büyük soruyu yeniden açtı.
İlki: Bir toplum, içindeki en kırılganları koruyabildiği ölçüde mi etik sayılır? Yoğun bakım kapılarında ve ASM sıralarında görünür hale gelen şey yalnızca virüsün yayılımı değildi; eşitsizliğin dokusuydu. Aynı şehirde, aynı gün, aynı risk karşısında birileri evden çalışabilirken birileri metroya binmek zorundaydı.
İkinci soru: Özgürlük ile sorumluluk arasında yeni bir denge kurulabilir mi?
2026’ya bugünden baktığımızda gündelik yaşamın ipuçları şunu fısıldıyor: Türkiye, salgın hastalıklar bağlamında, tıpkı depremlerde olduğu gibi, hâlâ unutma ile hatırlama arasında gidip gelen bir ülke.
Sokaklar unutmak istiyor.
Kalabalıklar yeniden çoğaldı, maskeler ceplerde kayboldu, hayat eski akışına dönmekte ısrarcı.
Ama hastaneler, ASM’ler, eczaneler unutmuyor.
Oralarda hâlâ ince bir fısıltı dolaşıyor: “Birbirimize bağlıyız. Ve sorumluluklarımız var.”
Denebilir ki pandemi, Türkiye’nin toplumsal dokusunda üç sessiz iz bıraktı:
• Sessiz bir farkındalık: Hastayken uzak durmanın, maskeyi gerektiğinde cebinden çıkarıp takmanın, büyükannenin aşı randevusunu takip etmenin bir tür kamusal nezaket olduğuna dair yeni bir duyarlılık.
• Sessiz bir güvensizlik: Resmi açıklamalara ve kurumlara duyulan temkinli mesafe. Bu boşluğu dolduran ise hekimlerin yüz yüze sözü, mahallenin iç iletişimi, küçük toplulukların kendi mikrootoriteleri.
• Sessiz bir dayanışma: Pandemide ve büyük deprem sonrasında tekrar görülen mahalle lütfu: Kapıya bırakılan çorba, gönüllü ağlarının gölgede ama canlı örgütlenmesi, birlikte ayakta durma alışkanlığı.
Bu üç sessizlik biçimi, pandemi sonrası Türkiye’sinin görünmez şiirini oluşturuyor. Ve bu şiirde, pandemiyle bugüne uzanan olumlu dönüşümlerin bazıları ne yazık ki sınırlı kaldı.
Misal; hastayken işe gitmeme davranışı. Beyaz yakalılar için evde kalmak artık daha meşru hale gelse de, mavi yakalılarda ve düzensiz çalışanlarda neredeyse hiçbir değişiklik yok: Geçim baskısı davranışı kilitliyor.
Dijitalleşme (e-Nabız, tele-tıp) bir yandan erişimi artırdı, diğer yandan “sürekli izlenen beden” tartışmasını büyüttü.
Pandeminin en kalıcı etkilerinden biri ise sosyologların “eşitsizlik intensifikasyonu” dediği olgu:
• Eğitimde fırsat eşitsizliği keskinleşti.
• Yoksul bölgelerde solunum yolu enfeksiyonları daha sık ve ağır seyrediyor.
• Uzun COVID yükü düşük gelirli ve beden gücüyle çalışanlarda belirginleşti.
Aslında görünmez bir mirastan bahsediyoruz. Türkiye, bugün pandemiyi hem unutmuş hem de unutmamış bir toplum. Bir yanda “normalleşme” arzusu var; diğer yanda hastanelerin ve ASM’lerin koridorlarında dolaşan kolektif bir hafıza.
Ve bu hafıza hâlâ şunu hatırlatıyor:
Etik olan, bulaştırmama inceliğinde saklıdır.
Felsefi olan, özerkliğin sınırlarında.
Sosyolojik olan, eşitsizliğin gövdesinde.
Bilimsel olan, kırılgan bedenlerimizin birbirine değen soluklarında.
Geriye kalan öz cümle şu:
“Hastalanırsan kendini değil, bir başkasını da düşün.”
Ama unutmayalım ki, özgürlük ve sorumluluk arasındaki denge arayışı, etik düzlemden yapısal düzleme taşınmak zorundadır. Etik sorumluluk bulaştırmama inceliğinde saklı olsa da, sistemsel sorumluluk hastayken işe gitmek zorunda kalanlara en azından geçim güvencesi sağlama zorunluluğunda gizlidir.
Sağlıcakla kalın.
Pandeminin üç dili: Bilim, duygu, sorumluluk – Zeki Gül – Evrensel














