Bugünlerde şu meşhur “Yeni Çözüm Süreci” çerçevesinde TBMM’de kurulan ve tekrar değiştirilmez ise, ismi “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” olan siyasi girişim nedeniyle cumhuriyet ve cumhuriyetçilik kavramları özel bir önem kazanmış gibi gözüküyor. Şu an görünen o ki, söz konusu komisyonda, var olan cumhuriyetle köklü sorunları olan AKP, MHP ve DEM Parti ile onların müttefikleri ya da “birlikte yürüdükleri” siyasi aktörler, Mecliste çoğunluğu oluşturmaktalar.
Ülkemizde Cumhuriyetçilerin birlikte hareket etmesini önceleyen Türkiye Halk Temsilcileri Meclisi (THTM)’nin 24-25 Mayıs tarihlerinde düzenlediği “Cumhuriyetçiler Kurultayı” ile birlikte ele aldığımızda, “Yeni Çözüm Süreci” çerçevesinde ortaya çıkan ittifak blokunun vizyonu ile ülkemizdeki cumhuriyetin temel ilkelerinin korunmasından yana olan halk kesimlerinin durumunu değerlendirmekte ve ulus-devlet ile laiklik ilkeleri etrafında ortaklaşan cumhuriyetçilerin ülkemizdeki sosyal ve siyasal tabanlarını biraz masaya yatırmakta yarar var diye düşünüyorum.
Ancak, bugünlerde özellikle “Yeni Çözüm Süreci” çerçevesinde Cumhuriyetçilik ve Kemalizm gibi kavramlar üzerindeki tartışmalar yeni bir ivme kazandığından, çoğu durumda bilerek ya da bilmeyerek, cumhuriyet, Kemalizm, kapitalizm, demokrasi ve milliyetçilik gibi kavramların birbirleri yerine ve yanlış bağlamlarda kullanıldıklarına da sık sık rastlamaya başladık.
Yapılmakta olan tartışma ve değerlendirmelere bakıldığında, kimisi “Türkiye Cumhuriyeti demokratik olmadığı için sosyalistler tarafından savunulamaz” diyor, kimisi Cumhuriyet kavramı ile Kemalizm’i aynı var sayıp “Kemalist misin!” diye eleştiriyor, kimisi Cumhuriyet kavramını kapitalizm ile bir tutup cumhuriyetçi dendiğinde kapitalizmi savunmayı anlıyor. Hatta cumhuriyetçiler dendiğinde Türk milliyetçiliğini, devletçiliği ya da devleti savunmayı anlayanlar bile var! Dolayısıyla, yazımızda Türkiye’deki cumhuriyetçilerin azınlıkta mı çoğunlukta mı olduğunu tartışmadan önce, cumhuriyet kavramı ile kapitalizm, demokrasi, milliyetçilik ya da Kemalizm gibi kavramlar arasındaki farkları netleştirmemiz gerekiyor.
Bunlara değindikten sonra, özellikle, sosyalizmin cumhuriyetçilik ile ilişkisini, sosyalist hareketlerin Kemalist cumhuriyetin temel ideolojik dayanakları karşısındaki tutumlarını da ele alıp sosyalistlerin neden mutlaka aynı zamanda cumhuriyetçi de olmaları gerektiğini açıklamaya çalışacağım.
Bu kavramlardan ne anlaşılması gerektiği üzerinde ortaklaştıktan ve sosyalistlerin cumhuriyetçiler karşısındaki tutumunu tanımladıktan sonra, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu prensipleri ve Kemalizm’in ana ideolojik dayanakları üzerinden, ülkemizde var olan cumhuriyetçi muhalefetin derli toplu bir tanımını yaparak, muhtemel bir cumhuriyetçiler ittifakının ülkemizdeki başarı potansiyelini değerlendirmek yararlı olacaktır.
Sözü çok uzatmamak için hızlıca bazı kavramların tanımlarına ve aralarındaki farklara geçiyorum.
CUMHURİYET, MONARŞİ, OLİGARŞİ, DİKTATÖRLÜK ve DEMOKRASİ
“Cumhuriyet”, en özet halinde, bir devlet yönetme şeklidir (devlet sistemi). Tanımı, bundan 2-3 bin sene önce antik Yunanistan’da şehir devletleri döneminde, siyaset felsefesinin kurucusu sayılan Platon (Eflatun) tarafından yapılmıştır. Cumhuriyet rejimi, az ya da çok, herhangi bir şekilde yöneticilerin seçimle başa geldiği yönetim şekline işaret eder.
Bunu, aynı kavramsal kategoride yer alan monarşi, oligarşi, diktatörlük gibi diğer devlet sistemleri ile karşılaştırdığımızda, daha iyi anlayabiliriz. Monarşilerde genellikle soydan geldiği iddia edilen bir hakla, tek adam ya da bir ailenin yönetimi söz konusudur. Krallıklar, Şahlıklar vs. bu tür yönetimlerdir. Oligarşilerde ise, genellikle soyluluk ya da seçkinlik iddiasında olan küçük bir grubun ülkeyi yönetmesini anlarız. Diktatörlük ise, bir şekilde yönetim aygıtını ele geçiren bir kişinin tek adama bağlı yönetim tarzıdır. (Bu noktada, “sınıf diktatörlüğü” ya da “proletarya diktatörlüğü” gibi kavramlara hiç girmiyorum). Bunlar siyaset biliminde cumhuriyet kavramı ve diğerleri arasındaki farkları kabaca anlamaya yarayan klasik tanımlar elbette. Bunların sınıfsal karakterleri, vs. bambaşka bir konu.
Eski dönemlerde, mesela sadece toprak sahibi soylu erkeklerin, sadece belirli bir şehirde yaşayanların ya da sadece “soyluların” seçme hakkına sahip olduğu cumhuriyetler de vardı. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, her ne kadar cumhuriyet rejimlerinde “seçim” kavramı bir şekilde yer alsa da, tarih içinde bu seçimler ya toplumun küçük bir kesimini kapsamış ya da seçim yapılsa dahi, demokratik bir rejim ortaya çıkmamıştır. Dolayısıyla, bir ülkede seçimlerin yapılıyor olması da, otomatik olarak demokratik bir rejimle idare edildiği anlamına gelmez.
Bu noktada biraz “demokrasi” kavramı ile “cumhuriyet” arasındaki ilişkiden de söz etmekte yarar var. “Demokrasi” her ne kadar sözlüklerde “siyasi gücün halkın çoğunluğunun elinde olduğu yönetim şekli” olarak tarif edilse de, bu tanımda oldukça yanıltıcı bazı noktalar vardır: demokrasi ne tek başına çoğunluğun sözünün geçtiği yönetim şeklidir, ne de bazı yerlerde ifade edildiği gibi, “çoğunluğun yönettiği, ama azınlığın da söz hakkının olduğu” rejimdir. Demokrasi, esas itibarıyla bir kültürel gelenektir ve halkın çoğunluğunun tercihleri ile hiç ilgisi olmayan bazı “sine qua non”, yani olmazsa olmaz özellikleri vardır. Örneğin, isterse bir ülkedeki halkın tamamı, kadınlar dâhil, referanduma gidip kadınların oy hakkını askıya alsınlar, genel oy hakkı askıya alındığı an, o ülke demokratik bir ülke olmaktan çıkar. Yani, bir ülkenin demokratik bir idareye sahip olmasının, seçimle, çoğunlukla, halkın genel iradesi ile vs. hiç alakası olmayan bazı temel ölçütleri söz konusudur. Dolayısıyla, bir cumhuriyet idaresi hakikaten de seçimler yoluyla halkın çoğunluğunun iradesini yansıtabilir, ama gene de demokratik olmayabilir. Ya da, İngiltere gibi nadir örneklerde görüldüğü üzere, bir ülke meşruti idareye sahip olup gene de demokratik bir sistemle idare edilebilir.
KAPİTALİZM, SOSYALİZM ve CUMHURİYET KAVRAMLARI ARASINDAKİ İLİŞKİ
Gene çok fazla karıştırılmakta olduğu için hemen belirtmekte fayda var; feodalizm, kapitalizm ya da sosyalizm gibi kavramlar niteliksel olarak farklı “üretim biçimlerine” tekabül eden sosyo-ekonomik, sosyo-politik sistemlerdir. Yani cumhuriyet, oligarşi ya da monarşi gibi “devlet sistemleri” ile kapitalizm, feodalizm gibi sosyo-ekonomik/sosyo-politik sistemler, aynı soyutlama seviyelerinde birbirleri ile karşılaştırılacak kavramlar değillerdir.
Dolayısıyla, örneğin “kapitalizm mi, cumhuriyet mi?” gibi bir soru yanlış sorulmuş bir sorudur. Bunun “hangi meyveyi seversin?” diye sorulunca, “Nazım Hikmet” diye cevap vermekten farkı yok. Bir meyve ismi söylemeniz gerek!
Bu sebepten ötürü de, birçok kapitalist ve sosyalist ülkenin isimlerinin başlarında “cumhuriyet” ifadesini görürüz. Buradaki “cumhuriyet” ifadesi, o devlet sisteminde yöneticilerin bir şekilde seçimler yoluyla başa geçtiklerini gösterir. Yukarıda da biraz değindiğimiz üzere, bu durumun, o toplumların eşitlikçi toplum olup olmamaları ya da seçimlerin adil yapılıp yapılmadıkları ile bir ilgisi yoktur. Sadece, o ülkelerin monarşi, diktatörlük ya da oligarşi sistemleri ile yönetilmediklerine işaret eder.
Siz hiç şimdiye kadar hiç “sosyalist krallık” ya da “sosyalist oligarşi” diye bir söz, uygulama ya da kavram duydunuz mu ömr-ü hayatınızda? Bu yüzden de, sosyalistler her şeyden önce, kategorik olarak cumhuriyetçidirler.
Netice itibarıyla, cumhuriyet kavramı, kategorik olarak sadece kapitalizme ait bir kavram değildir. İleride sosyalist bir Türkiye kurduğumuzda, o da bir cumhuriyet olacaktır; krallık, teokrasi, oligarşi ya da diktatörlük değil.
Sosyalizmin farkı, iktidarın bir avuç sermayedarın elinde olduğu kapitalist sistemin tersine, halkın çoğunluğunu oluşturan emekçilerin, üretim araçlarına el koyarak üretim ilişkilerini dönüştürmeleri yoluyla, gerçek anlamda eşitlikçi ve özgürlükçü bir cumhuriyet hedeflemesinde yatar.
Devam edecek…














