CADI AVI KAZANINDA SANAT
1950’lerin Amerika’sı.
Kürsüye bir senatör çıktı; Joseph McCarthy.
Elinde salladığı bir listeyle “Burada 205 komünist sanatçı var! Bunlarla hesaplaşacağız” diye bağırdı.
Listeyi kimse görmedi, hangi isimler var kimse bilmedi ama korku, ülkenin her sokağına yayıldı.
Ve o korku, Amerika’nın en üretken sesini, sanatı susturdu.
McCarthy döneminde “komünist avı”nın ilk kurbanları sanatçılardı.
Devletin kurduğu Amerikan Karşıtı Faaliyetler Komitesi, yazarları, yönetmenleri, müzisyenleri tek tek sorguya çağırdı.
Soruları kısaydı ama anlamı derindi.
“Komünist misiniz?
Arkadaşlarınız arasında kimler var?”
Herkes yanlış bir cevap verirse, hayatının biteceğini biliyordu.
1947’de on senarist ve yönetmen “komünist oldukları” gerekçesiyle tutuklandı.
Hollywood Ten olarak tarihe geçtiler.
Aralarında Dalton Trumbo, Alvah Bessie, John Howard Lawson gibi isimler vardı.
Yazdıkları filmler yasaklandı, pasaportlarına el kondu, isimleri kara listeye alındı.
Trumbo yıllarca takma adla senaryo yazmak zorunda kaldı ama yine de Roma Tatili ve Spartaküs ile iki Oscar kazandı, kendi adı geçmeden.
Charlie Chaplin, “Komünizm propagandası yapıyor” diye suçlandı. Amerika’dan kaçtı.
Güldürüsünden korktular. Çünkü Chaplin’in kahkahası, iktidarı ciddiye almıyordu.
Ülkesine döndüğünde vizesi iptal edilmişti.
Dünyanın en sevilen adamı, “ülkesine giremeyen sanatçı” oldu.
Orson Welles, Yurttaş Kane’in yönetmeni, yine hedefteydi.
“Düşünceleri tehlikeli” dendi.
Yıllarca Avrupa’da sürgün gibi yaşadı, setlerinden uzak kaldı.
Arthur Miller ise susmadı.
1953’te yazdığı “The Crucible, Cadı Kazanı”, Salem’deki büyücü avını anlatıyordu.
Ama herkes biliyordu ki o oyunun asıl hedefi McCarthy’ydi.
“Büyücü” kelimesi yerine “komünist”, “cadı avı” yerine “sorgulama komitesi” koyun, hikaye birebir örtüşüyordu.
Sanat, o dönemin tek gerçek muhalefetiydi.
Pete Seeger bir halk ozanıydı.
Sahnede gitarıyla, “We Shall Overcome” diyordu.
Ama onu da çağırdılar.
“Kime şarkı söyledin?”
“Şarkılarında hangi fikirleri yaydın?”
Ve Seeger cevap verdi:
“Ben sadece insanlara şarkı söyledim. Düşüncelerimden korkuyorsanız, sizin sorununuz benim değil.”
Bu sözler, mahkeme tutanaklarında “tehlikeli cümleler” olarak geçti.
Sanat, gerçeğin dili olduğu için susturulmak istendi.
McCarthycilik, sanatın aynasını kırmaya çalıştı. Çünkü sanat, iktidarın suretini göstermekten çekinmez.
Ve o dönemde en büyük suç, “farklı düşünmek”ti.
Hollywood stüdyoları, hükümete yakın olmak için kendi çalışanlarını fişledi. Binlerce yazar, besteci, oyuncu işsiz kaldı.
Amerikan sineması bir süre John Wayne gibi “korkusuz kahraman(!)” filmleriyle doldu ama perde arkasında asıl kahramanlar susturulmuştu.
Yıllar sonra Arthur Miller şöyle yazdı.
“Oyun yazmak, korkuya karşı direnişti.
Her satırda bir cesaret parçası gizliydi.”
Eski Devlet Tiyatroları Başrejisörü Faik Ertener ‘le bugün konuşurken, bana yaşadıklarımızın Mc Carthy dönemine benzediğini söyledi.
Çok haklı.
Korkunç benzerlikler var.
Türkiye’de sahneler daralıyor. Konserler iptal ediliyor, tiyatro oyunları yasaklanıyor, sanatçılar soruşturuluyor.
Bir zamanlar “halkın sesi” olan şarkılar, “sakıncalı” bulunuyor.
Sanat, “kamu düzenine tehdit” sayılıyor.
McCarthy’nin Amerika’sında sanatçılar “komünist” diye fişlenirdi, bizde “ahlaka aykırı”, “milli değerlerle çelişiyor”, “uyuşturucu kullanıyor” deniyor.
Aynı kalıp, farklı dil.
Ama öz aynı; Sanatı susturmak.
Amerika’da Chaplin’in kahkahası susturuldu ama hala duyuluyor.
Miller’in “Cadı Kazanı” hala sahneleniyor.
Pete Seeger’in şarkıları hala söyleniyor.
Çünkü korku geçicidir, sanat kalıcı.
Sanatı susturmak isteyen her iktidar sonunda aynı gerçekle karşılaşır.
Kelimeler, notalar, sahneler bir gün geri döner ve sessizliğin yerini yine insan sesi alır.
McCarthy döneminde Amerika bir şey öğrendi:
Bir ülke sanatçısına sansür uygularsa, aslında kendi ruhuna sansür uygular.
Bunu Türkiye de öğrenecek.
Hipokrat şöyle demişti.
“Vita brevis, ars longa”
Hayat kısa, sanat uzun.
Sanat öylesine uzundur ki, ölümsüzdür.

…
MİDEMİZİ BULANDIRIYORSUN AHMET
19 ünlü isme yönelik operasyonun ardından Ahmet Hakan, Hürriyet’teki köşesinde şu başlığı attı.
“O kafaya başka türlü ulaşılamazdı.”
Ve şu satırları yazdı.
“Operasyona konu olan ünlülerin tümü için olmasa da bazıları için şunu rahatlıkla söyleyebilirim: O haller, o tavırlar, o atraksiyonlar, o çılgınlıklar, o konuşmalar, o pervasızlıklar, o küstahlıklar, o tuhaflıklar… Mutlaka bir madde kullanımı gerektiriyor gibiydi. Kullanmasalar bile böyle düşünmek mümkündü. Çünkü normal şartlar altında o kafaya ulaşmaları neredeyse imkânsızdı.”
Bu satırlar, sadece bir yargıyı değil, bir iftira kültürünü temsil ediyor.
Gazetecilik, kanıtla konuşur. Ama Ahmet Hakan, dedikoduyla hüküm veriyor.
Kendini hakim sanıyor. Aslında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Gereğini yap Ahmet” emrine itaat ediyor.
Ama tokat gibi bir cevap geldi.
Şarkıcı İrem Derici sosyal medya hesabından haykırdı.
“Midemi bulandırıyorsun Ahmet. Şu sonuçlar gelsin de sana da bir dava açayım. Bu ne pervasızlık ya? Ulan nerden buluyorsunuz bu hakkı kendinizde? Gazetecilik bu mu? Çocuklar, bunlara prim vermeyin, yazık ya.”
Bu cümlelerde bir öfke değil, bir yüzleşme var.
Çünkü bu ülkede yalaka gazeteciler, aynaya bakmaya korkar.
Ama biri çıkar, o aynayı suratına çarpar.
Bugün o aynayı çarpan, İrem Derici’ydi
Ve yankısı milyonlara ulaştı.
“Midemizi bulandırıyorsun Ahmet.”

…
Bu ülkede barış isteyenlerin üstüne bomba yağdı, silah isteyenlerin üstüne ise sessizlik.
Birileri unuttu, birileri unutturmaya çalıştı.
Ama annelerin kalbi unutmadı.
Ankara Garı’nın merdivenleri unutmadı, duvara sinen yankı unutmadı.
https://halktv.com.tr/…/bir-ulkenin-kalbi-patladiginda…

…
MADE İN KALİFORNİYA MI?
MADE İN DATÇA MI?
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Amerika seyahati öncesi sessiz bir karara imza attı. Daha çok kazansınlar diye ABD menşeli bazı tarım ürünlerinden alınan ek vergiler kaldırıldı.
Listede dikkat çeken iki ürün var; ceviz ve badem.
Kağıt üzerinde bu, küçük bir “gümrük düzenlemesi” gibi görünüyor ama gerçekte, Datça’nın kalbine saplanmış ince bir iğne.
Çünkü o listede, taşla, güneşle, rüzgarla yoğrulmuş Datça bademi de var.
Bu önemli konu, son meclis toplantısında Kent Konseyi’nden Sara Pekdinçer tarafından gündeme getirildi.
“Bu kararın Datça ekonomisine etkisi olumsuz olacak. Yerli üretici mutlaka korunmalı.”
Bu uyarı yetkililer tarafından dikkate alındı mı, bilmiyorum.
Ama sessiz kaldıklarını gördüm. Çünkü tek kelime etmediler.
Oysa konuyu açmak gerekiyor.
Datça’da yaklaşık 500 bin badem ağacı var.
Ülke üretiminin yaklaşık %15’ini karşılayan bir potansiyel.
Üstelik coğrafi işaretli “Nurlu Badem” markasıyla.
Bu ağaçlar bir kültürün, emeğin, kokunun, dayanıklılığın sembolü.
Ama şimdi, okyanus ötesinden gelen ucuz, sübvansiyonlu Amerikan bademleriyle yarışmak zorundalar.
Amerikan bademi dev tarım şirketlerinin ürünü. Tonlarca konteynerle geliyor.
Bizim üreticimiz ise kendi tarlasına, kendi suyuna, kendi emeğine yaslanıyor.
Mazotu pahalı, gübresi ithal, işçiliği zor.
Kısacası bu “ticaret kararı”, eşit olmayan bir rekabetin kapısını aralıyor.
Bu kararın etkisi sadece fiyatlarda değil, Datça’nın ekonomik dokusunda, sosyal kimliğinde, kırsal yaşamında hissedilecek.
Bir üretici bahçesini terk ettiğinde, sadece gelirini değil, bir geleneği, bir kokuyu, bir manzarayı da kaybederiz.
Datça bademi bir kimliktir, bir coğrafyadır, bir hikayedir.
Bu yüzden yerel yönetimin sessiz kalma lüksü yok
Belediyeler “ithalat politikası” yapamaz ama yerli üreticiyi ayakta tutacak mikro politikalar geliştirebilir.
Her hafta Halk TV’deki Görkemli Hatıralar programında görüyoruz.
Türkiye’nin dört bir yanında belediyeler, yerel ürünlerini halka ulaştıran sanal mağazalar kuruyor.
Kooperatifleşmeye destek veriyor, alım garantisi, paketleme ve marka desteği sağlıyor.
Kendi sosyal tesislerinde önceliği yerel ürüne tanıyor.
Her izlediğimde hayıflanıyorum.
Neden Datça’nın yok?
Vizyonsuzluk mu, vurdumduymazlık mı?
İç Anadolu’da küçük bir ilçe belediyesinin bile var, bizim yok.
Gerçekten neden?
Üstelik, Datça bademi sadece bir tarım ürünü değil, bir turizm elçisi.
Badem Çiçeği Festivali, gastronomi rotalarıyla yeniden canlandırılabilir.
Üreticilere budama, gübreleme ve badem bitiyle mücadele için teknik destek sağlanabilir.
Badem sütü, badem yağı, badem ezmesi gibi işlenmiş ürünlerde küçük üreticiye mikro işletme desteği verilebilir. Kozmetik ürünler piyasaya sürülebilir.
Böylece Datça bademi sadece “satılan kabuklu” olmaktan çıkar, işlenmiş marka ürün haline gelir.
Bu topraklarda badem çiçekleri baharı getirir.
Eğer üretici pes ederse, geriye sadece rüzgarla savrulan bir sessizlik kalır.
Ayrıca bu hikaye yeni değil. Antik Çağ yazarları, Datça’nın da içinde yer aldığı Karia topraklarını, “erken çiçek açan meyvelerin ülkesi” diye anardı.
Plinius, Naturalis Historia’da bademin özellikle Karia’da bolca yetiştiğini yazar.
Theophrastos ise “badem, taşlı ve kurak toprakta bile kök salar” der, sanki bugünün Datça’sını tarif eder gibi.
Hatta Knidos kazılarında bulunan yanmış badem çekirdekleri, bu ağacın burada en az iki bin yıldır yaşadığını gösteriyor.
Yani Datça bademi sadece bir tarım ürünü değil; antik Knidos’tan bugüne uzanan bir kök, bir hafıza.
O kökler kurursa, bir uygarlığın mirasını da kaybederiz.
Tamam, karar Ankara’da alındı ama sonuç Datça’da yaşanacak.
Şimdi sıra Datça’da, üreticisini koruyacak, kimliğini savunacak bir iradede.
15 yıl önce İzmir’de NATO’da görev yapan bir yakınım, Datça’ya yerleşeceğimi duyunca gülümseyerek şunu söylemişti.
“Amerika’da Beyaz Saray’ın bademi Datça’dan gider. Amerikan başkanları Nurlu Badem yer.”
Başka söze gerek var mı?

…
EL ÖPME MERASİMİ
Siyasetin sahnesi bugün bilindik bir ritüele tanıklık etti: El öpme merasimi.
AKP’ye transfer olan belediye başkanları, rozetlerini alırken bir refleksle değil, bir tören disipliniyle eğildiler.
Kimi başını eğdi, kimi neredeyse diz çöktü. Sahnede sanki “biat koreografisi” vardı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan rozet takarken bir ara yüzünü yere çevirdi. Belki “bu kadarını ben de beklemiyordum” diye düşündü.
Yanındaki partiliyse yüzündeki gülücükleri gizleyemedi. Muhtemelen “Biraz daha eğil. Sadece öpmek yetmez, alnına da koymalısın” diyordu.
Sahnenin arka planında AKP logosu bir güneş gibi parlıyordu, ön planda ise gölgesinde eğilenler…
Yeni Türkiye’de rozet takmak yetmiyor artık, biraz da “ellerden geçmek” gerekiyor anlaşılan.















