…
YERYÜZÜ AĞIDI
Mevsim sonbahardı.
Ama doğa bugün kara kışı yaşadı.
Dağlar sustu, gölgeleri bile dondu.
Çamların gövdesi kederle eğildi
zeytin ağaçları, meyvelerini sessizce toprağa bıraktı,
sanki bir kalp atışını gömmek ister gibi.
Rüzgarın dili tutuldu,
deniz kendini geri çekti,
bir karınca yolunu şaşırdı,
çünkü kardeşini yitirdi.
Bizim adımız ormandı, o bizim dilimizdi.
Motor sesi duyulduğunda kamerayı kaldırır,
“Burada yaşam var!” derdi.
Bir ağacın kabuğundaki çatlağı bile
bir haber, bir yara, bir direniş olarak görürdü.
Biz dereleriz,
Hakan’ın ayak izlerini saklıyoruz.
O suya adalet gibi eğilirdi;
elini suya daldırdığında,
su durulur, dünya susardı.
Şimdi suyun sesi kısıldı,
çünkü su yas tutuyor.
Biz kuşlarız, gökyüzünün tanıkları.
Bir direniş alanında çadırın tepesine konduğumuzda
bizimle konuşan oydu.
“Bir gün gökyüzü de özgür olacak” demişti.
Şimdi kanatlarımız hüzünle ağır,
uçsak bile gökler gri.
Biz işçileriz,
alınterine kamera tutan elleri hatırlıyoruz.
Bir mitingde yere düşen pankartı o kaldırmıştı.
“Bu sadece kâğıt değil, bir insanın sesi.”
demişti.
Şimdi pankartlar sessiz,
ama üzerlerindeki sözcükler hâlâ onunla yanıyor.
Biz taşız, toprak, deniz, karınca, ağaç ve insan.
Hepimiz bir araya geldik bugün,
yeryüzü kadar geniş bir mezarın başında.
Ve hep bir ağızdan ağıdımızı yakıyoruz.
“Hakan, sen toprağa değil, toprağın kalbine gömüldün.
Yaşamın kardeşi, karıncanın yoldaşı, hoşça kal.”
…

BU 5 SORUYA CEVAP VERİN
1-İstanbul Emniyet Müdürlüğü, Valilik ve İçişleri Bakanlığı neden hala tek bir açıklama yapmamıştır?
2-Hakan Tosun’un acil serviste bekletildiği ve yoğun bakıma alınmadığı sürenin dakika dakika kaydı nerede?
3-Kamera kayıtlarını iki kez inceleyip yedeklemeyen emniyet görevlileri kimlerdir?
4-Basına sızan görüntüler kimler tarafından, hangi amaçla servis edilmiştir?
5-Delil olabilecek kayıtları esnaftan yasa dışı biçimde toplayan şahıslar hakkında herhangi bir işlem yapılmış mıdır?
…

BİR KALP İNADINA
ATMAYA DEVAM EDİYOR
Hakan Tosun ölürken bile yaşatmayı seçti.
Organlarını bağışladı.
Bir kalp, başka bir bedende yeniden atacak.
Bir çift göz, başka bir insanın dünyasını görecek.
Bir karaciğer, bir böbrek, bir hayat…
Hakan Tosun’un direnişi, bu kez damarlarla sürecek.
Belki de o yüzden, bazı ölümler “son” değil, “devam”dır.
Bazı insanlar, sessizlikleriyle bile çoğalır.
Gazeteciler bazen haberle değil, hayatla anlatır gerçeği.
Hakan Tosun’un hikayesi de tam olarak bu.
Bir yaşamı savunmanın, ölümden güçlü olduğunu kanıtlayan bir hikaye.
…

ÖLÜM HEP BİZE Mİ DÜŞER USTA?
Bu ülkede gazeteci olmak, her sabah evden çıkarken vedalaşmadan gitmemektir.
Bir fotoğraf makinesiyle değil, kefenle işe gitmektir.
Çünkü burada haber, sadece yazılmaz, bedeniyle ödenir.
Uğur Mumcu’nun kaleminden dökülen mürekkep daha kurumadan, sokak ortasında vuruldu Musa Anter.
Bir “Ape Musa” vardı Diyarbakır’da, kelimeleri Kürtçe, yüreği Anadolu kadimiydi.
“Ben barışı yazıyorum” demişti.
Onu da barışa hasret vurdular.
Ardından Metin Göktepe geldi.
Bir gazete kartı, bir kamera, bir beden…
Eyüp Spor Salonu’nda dayakla öldürüldü.
Polis tutanaklarına “merdivenden düştü” diye geçti.
Ama halkın vicdanına “hakikat uğruna can verdi” diye kazındı.
Yıllar geçti, Cihan Hayırsevener Bandırma’da sokağın ortasında susturuldu.
Bir yerel gazetenin “fazla doğru” haberleri bazılarını rahatsız etmişti.
Oysa o, sadece adını doğru yazmak istemişti tarihin.
Sonra Hrant Dink.
“Bu ülkenin Ermenisiyim, bu toprağın çocuğuyum” diyordu.
Agos’un önünde yere düştü.
Ama sesi hala Şişli sokaklarında yankılanıyor.
“Bir güvercin tedirginliğiyle yaşıyorum” demişti.
O günden beri güvercin kanatlarıyla yas tutuyor insanlık.
Bir kış günü kar topu düştü, bir bıçak saplandı.
Nuh Köklü öldürüldü.
Bir habercinin ölümü bile absürd bir haberdi artık.
Bu ülke, kar topunu bile kana bulayabiliyordu.
Cizre’de, savaşın ortasında Rohat Aktaş, mikrofonunu bırakmadı.
“Gerçeği anlatmak suçsa, suçluyum” diyordu.
Bodrumlarda sıkışan seslerin arasında can verdi.
Ama kalemini düşürmedi.
Öyle buldular.
Ve şimdi Hakan Tosun.
Bağımsız bir gazeteci,
ekranı değil, doğayı, yaşamı gözeten bir adam.
Gezi’den Samandağ’a, işçi grevlerinden Akbelen’e kadar her yerdeydi.
Bir gece eve dönemedi,
sabah “beyin ölümü gerçekleşti” dendi.
Bu ülkenin hafızasında yine aynı soru yankılandı.
“Yine mi bir gazeteci?”
90’lı yıllarda adını bilmediğimiz onlarca Kürt gazeteci katledildi bu topraklarda. Tek sütun haber olmadı.
Ne diyordu şair.
Ölüm hep bize mi düşer usta?
Biz mi çok konuşuyoruz, yoksa onlar mı çok korkuyor?
Bir haberin doğrusu bu kadar mı pahalı olur?
Bir ülke, hakikatin bedelini hep gazetecisinden mi alır?
Bu topraklarda basın özgürlüğü bir masal gibi anlatılıyor artık.
Her 24 Temmuz’da birkaç cümle, birkaç açıklama…
Ama o açıklamaları yapanlar bile biliyor ki kalem, artık sadece yazmak için değil, direnmek için tutuluyor.
Öldüre öldüre bitiremiyorlar.
Çünkü bildiği için öldürülüyor gazeteciler.
Ama fikirleriyle yaşıyorlar da.
…

GÖRÜNTÜ KESİLDİ SANMAYIN
GERÇEK HALA KAYITTA
Kamerasıyla ormanı, işçiyi, sokağı, suyu savunuyordu.
Bir basın kartı yoktu belki, ama halkın kalbinde mühürlü bir kimliği vardı; Direnişin belgeselcisi.
Yıllardır oradaydı. Ağaçların kesildiği yerde, maden ocaklarının tozunda, yanan ormanların sessizliğinde, polis barikatlarının ardında.
Kimi zaman Akbelen’de bir çadırın gölgesinde, kimi zaman Samandağ’da taş duvarların arasında, kimi zaman da Kazdağları’nın sisli eteklerinde.
O, doğanın kamerasıydı.
Ve şimdi o kamera sustu.
Işık söndü.
Ama geride bir ömürlük görüntü vardı: doğanın, emeğin, direnişin tanıklığı.
Ve bu direniş yüzlerce yeni kameranın doğuşuna gebe kaldı.
Hakan Tosun sadece bir gazeteci değildi. O, doğayı bir haber kaynağı değil, bir canlı olarak gören nadir insanlardandı.
Bir nehir kuruduğunda onun acısını hisseder, bir ağaç kesildiğinde sanki kendi damarları kopmuş gibi sarsılırdı.
Onun için “doğa haberi” diye bir tür yoktu. Çünkü doğa yaşamın ta kendisiydi.
2009’dan sonra kendi kamerasıyla yollara düştü.
Kent hakkı, işçi grevleri, barınma direnişleri, kadın yürüyüşleri, çevre eylemleri…
Belgesellerinde hiçbir zaman bir “kahraman” yoktu, sadece dayanışmanın kolektif sesi.
“Çatılara Doğru”, “Tekel İşçileri”, “Büyük Anadolu Yürüyüşü”, “Validebağ Direnişi”…
Hepsi onun sessiz ama derin izler bırakan gözünün içinden geçti.
10 Ekim gecesi bir kez daha halkın yanındaydı.
Yine kamerayla, yine yalnız ama dimdik.
Eve dönmedi.
Sabah yol kenarında bulundu.
Darp edilmişti.
Beyni kanıyordu.
Ve bugün hekimler “beyin ölümü gerçekleşti” dediler.
Ama insan bazen öldüğünde değil, unutturulduğunda ölür.
Hakan Tosun unutulmaz.
Çünkü onun objektifinden akan her kare, bir tohum gibi toprağa düştü.
Bu ülke, onun kamerasının önünden geçmiş binlerce insanın sesini duyuyor hala.
O, “tarafsız” olmadı hiçbir zaman. Doğanın, adaletin ve emeğin tarafındaydı.
Köy yollarında, fabrika önlerinde, orman gölgesinde, bazen de yoksul bir mahallenin çocuklarıyla.
Bir kare, bir nefes, bir söz için yaşıyordu.
Bu toplum çocukları için Hakan Tosun’un mirasını yaşatmak zorunda ama katillerini bulana kadar da ısrarla haykırmalı.
“Katiller, görüntü kesildi sanmayın. Gerçek hala kayıtta.”














