MİLLİ TAKIM ŞİKE YAPARSA
HAKEMLER DE BAHİS OYNAR
Türkiye’de futbol hep tertemizdir!
Kirlenenler olur, ama sistem asla (!) kirlenmez.
Perde hep sahada açılır; asıl oyun koridorlarda, kapalı kapılar ardında oynanır.
Yıl 2005.
Yer: TBMM Şike Araştırma Komisyonu.
Duvarlarda devlet ciddiyeti, masalarda dosyalar, kayıtlara geçen kelimeler…
Ve içeri İlhan Cavcav girer.
Türk futbolunun en ağır isimlerinden. Dönemin Gençlerbirliği başkanı.
Ceketinin düğmesini ilikler, gözlüğünü düzeltir ve yıllarca kimsenin cesaret edemediği kelimeleri döker ortaya.
“1996’da Avrupa Şampiyonası elemelerinde Macaristan’la oynadığımız maçta, Macar kaleci Zsolt Petry’yi bizim Federasyon 25 bin dolara satın aldı. Milli takım şike yaptı.”
Salon donar.
Bir milletin kutsalı olan “milli formaya” bir gölge düşmüştür.
Cavcav bir an tedirgin olur , gözleri dolaşır, sesi kısılır ve sorar.
“Allah aşkına… Basına masına gitmesin. Kimse yok değil mi?”
AKP Sivas milletvekili Selami Uzun uyarır.
“Basın yok… Ama kayda geçiyor tüm bunlar.”
Cavcav devam eder.
“Yav geçsin. Petry diye kaleci vardı bizde. Macar Milli Takımı’yla İstanbul’da oynuyoruz, Türkiye 2, Macaristan 0 . 25 bin dolar verdiler Petry’ye Federasyondan, el altından verdiler.”
AKP Kırıkkale Milletvekili Murat Yılmazer emin olmak için sorar.
“Bizimkiler mi veriyor parayı?”
İlhan Cavcav tekrarlar.
“Evet, bizimkiler. Öğrenince gönderdim onu, sözleşmesi olmasına rağmen… İlk kez burada söylüyorum.”
Bu kelimeler satır satır meclis tutanaklarına yazılır.
Devletin arşivine girer.
Sonra üstüne tozlu bir kapak kapanır.
Türkiye “duymamış” olur.
Ama tarih duyar.
Yıl 2025
Aradan 20 yıl geçti.
Şimdi Türk futbolu yeni bir bataklığın içinde çırpınıyor.
Bahis skandalı patladı
149 hakem futboldan men edildi.
Saha değil, vicdan çamur içinde.
Peki soru şu.
Bu yangının tek sorumlusu hakemler midir?
Bir ülkede milli takımın adının bile şike ile anıldığı bir geçmiş varsa, hakem kime güvenecekti?
Kime inanacaktı?
Hangi ahlak duvarına çarpacaktı?
Bu düzenin içinde yetişen, fısıltılarla büyüyen, “herkes yapıyor”u duyan bir hakem…
Sonunda düzenle uyumlu hale gelir.
Çünkü bozuk düzende sağlam çark dönmez.
Türkiye futbolu bugün hesabını kendi aynasına veriyor.
TFF Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu bu akşam dedi ki:
“3 bin 700 futbolcu inceleme altında. Soruşturma futbol ailesinin tamamına uzanacak.”
Umarım, hakikaten uzanır.
Yoksa bu kiri sadece hakemlere sürmek, gerçeği saklamaktır.
Çünkü artık halının altı doldu.
Artık kimsenin susacak nefesi, saklayacak yeri kalmadı.
Şimdi gelelim o tarihe gömülmüş maça…
Euro 96 elemeleri… İnönü Stadı…
Fatih Terim’in takımı sahada, 10 puanlı Türkiye, 7 puanlı İsveç’le 2.’lik mücadelesinde.
Rakip Macaristan.
Hakan Şükür sahneye çıkıyor.
Kaleci Zsolt Petry uçuyor!
İki gol.
Tarih yazılıyor.
İlk kez Avrupa Şampiyonası’na gidiyoruz.
Ama sonra, bir söz dönüp tokat gibi suratımıza çarpıyor.
“O maçta Milli takım şike yaptı.”

…
BU BİR SOYKIRIMDIR
Bu topraklarda hayvan sevgisi masallarda kaldı.
Gerçekte yaşanan?
Kan, acı ve sessizlik.
Bir soykırım.
Hayvan Hakları İzleme Komitesi (HAKİM) raporu açıklandı: 2025’in ilk altı ayında 477 bin 952 canlı yaşam hakkından mahrum bırakıldı.
Tam 477 bin 952 can.
Tek bir yasağın, tek bir cezai yaptırımın, tek bir “insanlık” kırıntısının koruyamadığı yüz binlerce can.
Bir rakam daha söyleyeyim.
94 bin kilo deniz canlısı ve 194 kovan arı.
Ve bir de kapatılma gerekçeli ihlaller: 362 bin 617 canlı.
Bu, rakam değil.
Bu, kitle imhası.
Daha bitmedi.
“İşkence ve Acı Verici Muamele” başlığında 318 ihlal.
Yanına koyalım:
220 kaza, 10 araçla ezme, 13 cinsel şiddet vakası, 42 ateşli silah, 3.938 dövüştürme.
Ve cinsel şiddet.
Evet, bu ülkede hâlâ hayvanlara cinsel saldırı rapora giriyor.
Ve hâlâ birileri çıkıp utanmadan “Bu münferit olay” diyebiliyor.
Münferit mi?
Bu resmi iyi okuyalım.
Öldürüyoruz, çünkü güç bizde.
Zehirliyoruz, çünkü ceza yok.
Dövüştürüyoruz, çünkü eğlence sanıyoruz.
Vuruyoruz, eziyoruz, sakat bırakıyoruz, sonra da “insanlık” diye geziyoruz.
Hayvanları korumadığımız her gün, kendi insanlığımızı da toprağa gömüyoruz.
Bir ülkenin medeniyet seviyesi, sokakta yaşayan en savunmasız canlıya davranışıyla ölçülür.
Bu raporun adı “ihlal raporu” falan değil.
Bu rapor medeniyet testi.
Ve bu toplum bu testte sınıfta değil, çukurda kaldı.
Bu tablo toplumsal vicdanın ölüm ilanıdır.
Bu kadar acıyı, bu kadar vahşeti her gün solurken
biz ne zaman insan olmaya niyet edeceğiz?
Ses çıkarmak yetmez.
Bağırmak, teşhir etmek, yargılamak zorundayız.
Çünkü susmak, zalimle ortaklıktır.
Bu coğrafya tarihe nasıl geçecek biliyor musunuz?
“Bir zamanlar bir ülke vardı.
İnsan olmayı beceremedi.”

…
YÜRÜR ONUR KENDİ YOLUNDA
Gün gelir bir ekran kararır.
Bir stüdyo sessizliğe gömülür.
Bir mikrofon susturulur.
Ama bir şey daha olur, insan onuru ayağa kalkar.
Bugün Tele 1’de olan tam budur.
Kayyum kararının ardından onlarca gazeteci, emekçi, kameraman, kurgucu, muhabir, editör tek tek değil; omuz omuza çıktı o kapıdan.
“Biz kalemimizi satmıyoruz” dediler.
Çünkü bazen işsizlik korkusunu yenmek, ekmek kavgasını aşmak, kalemin namusunu korumaktır.
Bazıları işsiz kalır, aç kalır belki.
Ama kalemini satmaz.
Bizim meslekte bir kapı kapanır, başka kapılar açılır.
Yeter ki insan, kendisiyle yüzleştiğinde başını eğmesin.
Bu ülkede pek çok şey eksildi: demokrasi, ifade özgürlüğü, hukukun ağırlığı.
Ama bugün bir şey arttı; Onur.
Sayfalar kapanabilir.
Ekranlar karartılabilir.
Fakat onur, inadına ayakta kalır.
Çünkü bir yayın biter, bir direniş başlar.

…
BOŞ VER, SEN SÖYLEMEYE
DEVAM ET APOLAS
Türkiye son yıllarda tuhaf bir ülke oldu.
Bir şarkıcı, şarkısıyla değil adıyla tartışılıyor.
Adı Apolas Lermi
Trabzon’un Tonya ilçesinde doğmuş, İstanbul’un varoşlarında büyümüş, Karadeniz’in dilleriyle, kültürleriyle yoğrulmuş, köylü çocuğu bir müzisyen.
Bir türkü derleyicisi, bir hafıza işçisi.
Kemençenin ağıdından modern tınıların arasına yol açmış biri.
Kaybolmaya yüz tutmuş Romeyka diline ses olan,
Karadeniz’in çok kültürlü geçmişini saklandığı sisin içinden çekip çıkaran bir sanatçı.
Ona kulak veren herkes bilir.
Onun derdi popülerlik değil, hafıza.
Şöhret değil, kültürün solmaması.
Bir “kimlik” dayatması değil, yan yana yaşamanın naif çağrısı.
Türkiye’de herkes “çok kültürlülük” konuşur,
Ama bu toprakların gerçek seslerinden biri ortaya çıkınca nedense rahatsızlık büyür.
Sonra saldırı başlar:
“Neden bu isim?”
“Neden bu dil?”
“Gavur bu”
Sanki Karadeniz sadece tek renkti.
Sanki tarih kitapları tek bir dünya anlatıyordu.
Sanki bu coğrafyada Rum yoktu, Laz yoktu, Hemşin yoktu, Ermeni yoktu,
Sanki herkes bir zeytin ağacı altında doğmuş gibi…
Hayır efendim, öyle değildi.
Birileri bugün hâlâ o çok renkliliğin korkusunu taşıyor.
Öylesine linç edildi ki Apolas, sonunda patladı.
“Bir ismi onurlandıran ya da kirleten şey, onun kökeni değil, onu taşıyan kişinin dünyaya kattıklarıdır.”
Basit, net ve doğru.
Mahkeme kayıtlarında Ali, Mehmet, Mustafa isimli suçlular bulursunuz,
Ama adı Apolas olan bir hırsıza rastlayamazsınız.
Çünkü o isim, bir sahne ışığından değil, bir kültürün küllerinden doğup sahneye çıkmıştır.
Bu yüzden rahatsız eder.
Çünkü gerçek kökü olan, kökü olmayanı huzursuz eder.
İsme takılanların derdi “Türklük” değil, tek renklik.
Bu memlekette İngilizce sahne adı taşıyan birine laf edilmez ama Karadeniz’in içinden gelen bir ismi duyanlar diken olur.
Bu çelişkinin adı: özgüven eksikliği.
Ve belki de biraz daha fazlası: kültür fobisi.
Bir sanatçı ismiyle değil, sesinin bıraktığı izle değerlendirilir.
Apolas’ın sesi Karadeniz’in sisinden taşar, dünyaya ulaşır.
Bunu gölgelemek isteyenlerin sesi ise ancak sosyal medya trol koğuşuna kadar gider.
Bir isimden korkanlar, aslında bir tarihten korkarlar.
Ve tarih, korkanları değil; korkmadan konuşanları yazar.
O yüzden korkmadan konuş Apolas.
“Sahil yolu yaptilar da paralari kaptiler
Barajlari yaptilar da paralari kaptiler
Üç beş kuruş liraya memleketi sattilar
Ha bu yalan dünyanun çilesini çekerum
Memleketi satanin anasinu severum.”

…
BİR KADIN, BİR TASMA VE
BİNLERCE YILLIK ZİNCİR
Beyoğlu’nda boynuna tasma takılmış bir kadın…
Elinde ip tutan bir erkek ve “Kadın balmumudur, nasıl şekillendirirsen öyle olur” diyen bir beyin.
Bu, rastlantı değil.
Bu, yüzyıllardır kadın özgürlüğünü cezalandıran zihniyetin modern izdüşümü.
Lilith’in cennetten kovuluşu hâlâ sürüyor.
Lilith, yaratılışın ilk kadınlarından biriydi.
Havva’dan bile önceydi.
Adem’le aynı topraktan yoğruldu; ne eksik, ne fazla.
Ama bir fark vardı.
İtaati reddetti.
“Altında değil, yanında yürürüm” dedi.
Ve bu söz, onu cennetten kovdurdu.
İlk asi kadın.
İlk sürgün.
İlk özgürlük bedeli.
Bugün Beyoğlu’nda boyuna geçirilen tasma,
işte o günün yankısıdır.
Asırlar geçti, metinler değişti, rejimler değişti, şehirler büyüdü.
Ama zincirin dili değişmedi:
Kadın şekil alan madde, erkek şekil veren el olsun.
“Kadın balmumudur…” cümlesi sadece bir erkeğin hezeyanı değil.
Aile öğütlerinden televizyon dizilerine, sokak dedikodularından kürsülere uzanan, cilalanmış bir boyunduruktur.
Bugün tasma sokakta, yarın yasada, evde, işte karşımıza çıkar.
Lilith’i “cadı” ilan eden akıl, bugün hâlâ ayağa kalkan kadından ürker.
Çünkü bilir.
Bir kadın başını kaldırdığında, bütün düzen titrer.
Bu görüntülerden sonra savcılık erkeği de kadını da gözaltına almış.
Herhalde “Kadının yeri erkeğin yanıdır” diye düşündüler, bu kez kelepçeyle yan yana!















