sozbizde.com
  • ANA SAYFA
  • POLİTİKA
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • KÜLTÜR VE SANAT
  • SPOR
  • MEDYA
  • YAZARLAR
Sonuç yok
Tüm Sonucu Görüntüle
  • ANA SAYFA
  • POLİTİKA
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • KÜLTÜR VE SANAT
  • SPOR
  • MEDYA
  • YAZARLAR
Sonuç yok
Tüm Sonucu Görüntüle
sozbizde.com
Sonuç yok
Tüm Sonucu Görüntüle
Ana sayfa YAZARLAR

Datça’dan…

Sedat Kaya Ekleyen Sedat Kaya
Kasım 29, 2025
in YAZARLAR
0
Datça’dan…
0
Paylaş
4
Gösterim
Share on FacebookShare on Twitter

DÖRT AYAKLI MİNARE

KAPATTI ELLERİYLE YÜZÜNÜ

Tarih 2015…

Kasım’ın 28’i…

Sur’un sembolü Dört Ayaklı Minare, o gün sanki yüzünü avuçlarıyla kapatan bir insan gibiydi.

Dört sütunu, dört parmak gibi titreyen bir acıyı tutuyordu.

Taşın sessizliğiyle, şehrin ağırlığını omuzluyordu adeta.

Asırlardır altından dileklerle geçen halkın fısıltılarını saklayan bu minare, Tahir Elçi’nin son cümlesine tanıklık ettiği anda, bir dileğin değil, bir ülkenin yitirdiği adaletin ağıtını tuttu.

Yarın 28 Kasım… Yine aynı fotoğraf çıkacak karşımıza.

Dört Ayaklı Minare’nin gölgesinde, bir avuç insanın ortasında, tarihe “son konuşması” olarak kazınmış o cümle.

“Silahlar sussun, çatışma ortamı dursun.”

Her yıl dönümünde

Türkiye’nin vicdanı aynı soruya geri dönüyor.

Bir ülke, en çok da barışı savunanları mı kaybeder?

Tahir Elçi, bu topraklarda hakikatin önünde durmanın bedelini bilenlerdendi.

Sadece bir baro başkanı değildi. Bir şehrin nabzını, bir halkın acısını, bir ülkenin çözülememiş adalet dosyalarını sırtında taşıyan bir hafıza işçisiydi.

Diyarbakır’ın dar sokakları, onun sesini hâlâ saklar.

“Bir insanın yaşam hakkı, hiçbir siyasi hedefe kurban edilemez.”

Bu cümle, yıllardır susturulmak istenen bir adalet fikrinin direnen halidir.

Elçi’nin ölümü, bir ülkenin çözemediği çelişkilerin aynasıydı. O gün sadece bir insan hakları savunucusu yere düşmedi. Türkiye’nin barış ihtimali, “devlet vatandaş” ilişkisinin kırılganlığı, hukukun siyasallaşmasının yarattığı derin boşluk da yere düştü.

Ölümüne dair soruşturmanın hâlâ karanlıkta kalması, failin bulunamamasının sıradan bir bürokrasi meselesi gibi muamele görmesi,

bu ülkenin hatırlama biçimine dair acı bir şey söyler.

“Türkiye’de bazı dosyalar kapanmıyor,

Sadece raf değiştiriyor.”

Antik dünyanın adalet tanrıçaları bir ellerinde terazi, bir ellerinde kılıç taşırdı.

Dört Ayaklı Minare ise ne terazi tuttu, ne kılıç.

Ama tanıktı.

Bin yıldır gördüğü her haksızlığı taşına işleyen bir tanık.

O gün, o minarenin ayağının dibine düşen beden sadece Tahir Elçi’nin bedeni değildi, bu ülkenin hukukunun gölgesi de orada uzandı.

Tahir Elçi’nin en politik cümlesi, belki de en sade olanıydı.

“Şiddet dili değil, hukuk dili.”

Çatışmanın ortasında mantığı ayakta tutan bir çığlık gibiydi bu.

Türkiye’de herkes bağırırken, o fısıldayarak konuşurdu.

Çünkü hakikatin yüksek sesle değil, doğru sesle söylenmesi gerektiğini bilirdi.

Bugün ne kadar uzağındayız o sözün?

Barışı savunan bir avukatı koruyamayan bir devlet, kimi koruyabilir?

Bir adalet sistemi kendi evladının ölüm dosyasını bile aydınlatamıyorsa, o sistemin duvarları kaç çarkla, kaç komisyonla, kaç söylemle ayakta kalabilir?

Dört Ayaklı Minare orada duruyor.

Tarih orada duruyor.

Tanıklık orada duruyor.

Soru orada duruyor.

Ve Türkiye’nin vicdanı hâlâ aynı cevabı arıyor.

Adalet gelmeden barış gelir mi?

…

HOMEROS BİLE BUNU YAZAMAZDI

Türkiye garip bir ülke… Bir yandan “barış görüşmeleri” deniyor, bir yandan bu barışın muhataplarından birine yeni bir ceza davası açılıyor.

Bu ülkenin siyaset sahnesi bazen gerçekten Homeros’un tragedyalarına benziyor ama o bile bu kadarını yazamazdı.

Bir yanda barışı müzakere edenler, diğer yanda aynı barışın altındaki zemini dinamitleyen kararlar.

Selahattin Demirtaş hakkında “cumhurbaşkanına hakaret”ten yedi yıla kadar hapis istemiyle yeni bir iddianame hazırlanmış. Oysa daha mürekkebi bile kurumadı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Demirtaş’ın tutukluluğunun siyasi olduğunu, suçsuz olduğunu, ifade özgürlüğünün ihlal edildiğini hükmetti. Kısacası “Bu adam siyasi nedenlerle içeride” dedi.

Peki şimdi ne oldu.

AHİM’in kararını yok sayan, hukuku içinden çekip alan, siyasi alanı yeniden daraltan bir tablo.

Siyaset masada barış konuşurken, mahkeme salonu başka bir dil konuşuyor.

Barış, “güven” demektir.

Barış, “eşit muhataplık” demektir.

Barış, “yeni bir sayfa” açma cesareti demektir.

Ama siz barış masasının hemen yan odasında “yedi yıl hapis” isteyen bir savcıyı konuşturursanız, şu soru gelir akıllara.

Acaba bu barış dedikleri hakikatin peşinden gitmek, ezilenlerin sesini duyurmak için mücadele edenlerin cezalandırılması mıdır? Eğer barışın anlamı “susma ve itaat” olarak kalacaksa, o barış aslında bir baskı rejiminin örtüsü olur.

İyi barışmalar Türkiye.

…

TAŞA KAZINAN DOSTLUK

Datça yarımadasının en uç noktasına gittiğinizde, iki denizin birbirine yaslandığı o ince kıstağa… Rüzgârın sesi sanki başka yerlerde duyduğumuzdan biraz daha eski gelir insana. Çünkü o rüzgâr, binlerce yıl önce buradan geçen insanların hikâyelerini hâlâ taşır. Biz bugün sadece birkaç sütun kırığı, birkaç mermer basamak görürüz ama Knidos’un rüzgârı, o taşların arasında dolaşan dostlukların izlerini hâlâ saklar.

İşte bunlardan biri: Epameinondas yazıtı.

Adı bilimsel kitaplarda kuru bir satır gibi geçer belki; “proxenia kararı”, “Hellenistik diplomasi örneği”, “MÖ 4. yüzyıl”…

Ama Datça’nın rüzgârına bıraktığınızda, bu taş çok daha insani bir şey anlatır.

Bir kentin, bir yabancıya duyduğu güveni.

Thebai’nin büyük komutanı Epameinondas, Ege siyasetini sarsan bir figürdü. Leuktra savaşında Sparta’nın asırlar süren egemenliğine son vermişti.

Ama Knidos’un ona verdiği proxeni, bugünün diliyle “fahri hemşehrilik” güce verilmiş bir ödül değildi.

Kent meclisi bu kararı, onun iyi niyetine (eunoia) ve erdemine (arete) duyulan saygıyla aldı.

Bu noktada durup düşünmek lazım.

MÖ 4. yüzyılın küçük bir liman kenti, dünyanın en güçlü generallerinden birine hangi cümleyi kazımıştı taşa?

“Halkımız, onun iyi niyetini gördü.

Bu yüzden o, bu şehrin dostudur.”

Siyasetin kaba kuvvet üzerinden işlediği bir çağda Knidos’un bu kararı, şaşırtıcı biçimde romantiktir. Çünkü kent, gücü değil karakteri ödüllendirdi.

Eski anlatıya göre Epameinondas knidos’a ilk geldiğinde limanı kaplayan sis bir anda açılmış, balıkçılar bunun Poseidon’un bir işareti olduğuna inanmıştı.

Doğruluğu tartışılır; ama şu kesin:

Knidos halkı bir yabancıya güvenmek için tanrıların işaretine değil, onun davranışlarına bakmıştı.

Bugün böyle bir eunoia ölçüsüne ne kadar uzağız?

Knidos o gün tarihe küçük ama güçlü bir cümle bıraktı.

“Dostluk, devletler arasında değil, insanlar arasında kurulur.”

Epameinondas’a verilen haklar bugün bile tanıdık gelir… Kent kapılarından serbest giriş, ticarette kolaylık, mecliste ön sırada yer alma…

Ama asıl önemli olan yazıtın ilk kelimesidir: EUNOIA.

İyi niyet.

Karşılıklı saygı.

Birlikte yaşama iradesi.

Datça’nın bugünkü yaşam felsefesiyle akraba bir kelime.

Knidos’un mermerine kazınan bu satırlar bize iki şey söylüyor.

Birincisi, yabancı düşmanlığı çağları geçer; iyi niyet mutlaka bir taşın üzerinde kalır.

İkincisi de, Bir kentin gerçek gücü surlarında değil, yüreğini kime nasıl açtığındadır.

Bugün Datça’da birine “proxenia” versek, kimin adını yazardık o mermerin başına?

Kim “bu kente iyi niyet getirdi” cümlesinin altını doldururdu?

Rüzgâr hâlâ Knidos’un sütunları arasında aynı cümleyi taşıyor.

“Her taşın bir niyeti vardır.”

Bu yazıt W. Blümel’in kaleme aldığı Knidos yazıtlarının temel kataloğu’nda (IK 41–42) var.

Aslı nerede acaba?

Hangi depoda çürüyor.

Datça’da bir arkeoloji müzesi olmadığı için bilemiyoruz.

…

HEPİMİZ THEIA’NIN KALINTILARIYIZ

Milyarlarca yıl öncesi.

Güneş henüz öfkeli bir çocuktu. Her ışık patlaması bir homurtu gibi savruluyor, genç Dünya’nın kızıl yüzünü alevden bir peçe gibi yalayıp geçiyordu.

Dünya, henüz kabuğu bile oluşmamış bir ateş yarasıydı.

Gökyüzünde hava yoktu, rüzgâr yoktu, bulut yoktu. Sadece magma kokusu ve metal buharının ağır karanlığı vardı.

Ama bu karanlıkta bir gezegen daha dolaşıyordu.

Adı Theia.

Mitolojide “ışığın Titanisi”, “açık göğün parıltısı”, “tanrısal görüşün kaynağı” olarak anlatılan Theia…

Ve bilimde, Dünya’ya çarpıp Ay’ı oluşturduğu düşünülen kayıp gezegen.

Bugün Ay ve Dünya kayaçlarında ölçülen Fe-54 izotop oranları şunu belgeliyor.

Theia uzak bir yabancı değildi.

Aynı bölgenin, aynı kozmik kumaşın çocuğuydu.

Bizim kardeşimizdi.

Antik çağın mitleri, büyük felaketleri tanrılarla anlatır.

Sümer’in gökten düşen ateş tanrıçası İnanna’sı…

Babil’in Tiamat’ı…

Hesiodos’un Titan savaşlarında gökyüzünü yaran mızraklar…

Mısır’ın parçalanmış, sonra yeniden doğan ay tanrıları…

Hepsi aynı şeyi söyler.

Gökyüzünde bir zamanlar büyük bir kırılma oldu. Gezegenler çarpıştı.

Bunu bilimsel karşılığı, yaklaşık 4.5 milyar yıl önce gerçekleşen korkunç bir çarpışmadır.

Theia ile genç Dünya birbirine doğru sürüklenirken, bu hareket onların kaderiydi.

İki kütle, çekimin sessiz çağrısına direnemedi.

Ve bir gün, evrende ses olmayan bir çığlık patladı.

Gezegenler çarpıştı.

Bu çarpışma o kadar büyüktü ki kaya buharlaştı, demir okyanuslar gibi aktı.

Uzay, bir anlığına alevle doldu.

Theia parçalandı.

Dünya yeniden şekillendi.

Ve göğe savrulan erimiş maddeler yavaşça birleşerek bir küre oluşturdu: Ay.

Yunan mitolojisinde Theia’nın çocukları Helios (Güneş), Selene (Ay) ve Eos’tur (Şafak).

Bilim ise bir başka benzerliği ortaya koydu:

Ay’ı doğuran gezegenin adı da Theia’ydı.

Efsane, bilimin altını çizdi.

Bilim, efsanenin izini doğruladı.

Ay dünyadaki yaşamın mimarı.

Dünya’nın eksenini sabitledi, mevsimleri düzenli ve dengeli hâle getirdi, elgitleri yaratarak ilk biyokimyasal yoğunlaşmaların yatağını hazırladı.

Günleri uzatarak biyolojik ritme zaman verdi.

Dünya’nın çekirdeğini yoğunlaştırıp manyetik alanı güçlendiren dinamiğe katkı sağladı.

Bilim insanları diyor ki,

Ay olmadan Dünya, Mars gibi bir çöl gezegenine dönüşebilirdi.

Ay yoksa mevsimler kaotik, atmosfer kırılgan, su döngüleri düzensiz olurdu.

Ve belki hiç yaşam doğmazdı.

Bu yüzden antik çağda Ay hep doğumla, yeniden oluşla, hafızayla ilişkilendirilmiştir.

Thelia dünyaya çarptı, ya sonra..

Kaya, ateş ve yıkımdan bir şey daha doğdu:

Biz.

Dünyanın mantosunda Theia’dan izler var.

Toprağında, minerallerinde, denizlerinde Theia’nın külleri dolaşıyor.

Vücudumuzdaki demirin bir kısmı o kayıp gezegenden geldi.

Nefes aldığımız atmosferi koruyan manyetik alan, o çarpışmanın sonucunda güçlendi.

Belki de yaşam, evrenin en büyük kazasının gecikmiş çiçeğiydi.

Belki insan, Theia’nın ölümüyle açılan yaradan sızan ışığın ürünüdür.

Mitolojiler yıllarca şunu söyledi.

Tanrıçalar parçalanır, gökyüzü titrer, sonra yeni bir çağ başlar.

Bilim bunu daha yalın bir cümleyle özetliyor.

Hepimiz Theia’nın kalıntılarıyız.

Ay’a baktığımızda, kendi başlangıcımızın taşlaşmış yüzünü görüyoruz.

Dünya’ya bastığımızda, iki gezegenin birleştiği yerde yürüyoruz.

Ve yaşam dediğimiz şey, belki de o kozmik çarpışmanın hâlâ süren sessiz yankısı.

…

SİSLİ ADADA TANRILARIN

SAKLADIĞI GERÇEKLER

Antik dünyada uzak adalar hep aynı anlamı taşırdı.

Hakikatin gömüldüğü, tanrıların mesajlarını rüzgârla gönderdiği, sislerin ardında kaderi belirleyen adalar…

Homeros’un destanlarında, Hesiodos’un dizelerinde, Euripides’in sahnelerinde adalar her zaman iki şeydi:

Bir sürgün yeri ve bir sır mekânı.

Bugünün Türkiye’sinde bu mitolojik yükü taşıyan ada İmralı.

Devletin gemisi yol alırken, birden yandaş medyada bir haber çıkar.

“Heyet adaya gidiyor.”

Sonra bir el haberin üzerine çöker, satırlar silinir, izler kaybolur.

Heyetteki AKP’li “Gitmedim” der, bir diğeri “Gidildiğini doğruladık” diye duyurur.

Siyasetin rüzgârı bir sağa eser, bir sola.

Antik çağda buna aporrēton denirdi:.

Söylenmesi yasak, bilinse bile yüksek sesle telaffuz edilemeyen hakikat.

İmralı da tam bu kavramın modern karşılığı.

Ada, karanın mantığından kopmuş bir yerdir.

Kıyıdaki kanunlar orada başka işler, sözler başka ağırlık kazanır.

Antik çağda krallar kaderlerini değiştirmek için adalara giderdi. Kahinler ise en tehlikeli kehanetlerini hep adalarda açıklardı.

Türkiye’de devletin en ağır hamleleri hep adalarla ilişkilidir.

Biri Heybeliada’da bir okul, biri İmralı’da bir mahkûm, biri Bozcaada’da bir kararla hatırlanır.

Ada, siyaset açısından boşlukta duran bir mekândır.

Orada yapılan görülmez, duyulan duyulmamış sayılır.

Eğer bir görüşme gerçekten olduysa, ada bunu yutar.

Eğer olmadıysa, ada söylentiyi büyütür.

Her iki halde de gerçeğin kendisi değil, görünmeyen konuşur.

Antik Yunan mitolojisinde tanrılar önemli kararları sisli adalarda alırdı.

Sis, gerçeği gizlemek için değil, gerçeğin ağırlığını taşımak içindi.

Çünkü hakikat çıplak gözle bakıldığında ya korkutur ya parçalar.

Bugün İmralı etrafında oluşan sis de böyle.

Toplumu parçalamamak için mi?

Bir seçimin kaderini şekillendirmek için mi?

Bir pazarlığın dumanını gizlemek için mi?

Yoksa sadece “bekleyin, zamanı değil” demek için mi?

Her ülke kendi mitolojisini üretir.

Bizimkinde kahinler yok, ama kulisçiler var.

Bizde kehanet taşları yok, ama “silinmiş haberler” var.

Bizde tapınak rahipleri yok, ama “ben gitmedim” diyen ve “gidildi” diyen siyasetçiler var.

Peki sis neden dağıtılmıyor?

Çünkü sis dağıldığında herkesin görmek zorunda kalacağı bir gerçek ortaya çıkacak.

Post Views: 200
Önceki yazı

Yine katılım meselesi

Sonraki Gönderi

Face yazıları…

Sedat Kaya

Sedat Kaya

Sonraki Gönderi
Face yazıları…

Face yazıları…

  • Çok okunanlar
  • Yorumlar
  • Son Haberler
Taşın Vicdanı, Suyun Dili

Taşın Vicdanı, Suyun Dili

Ekim 12, 2025
BİRAZ DA BİZ ÇOCUKLARI DİNLEYİN !

BİRAZ DA BİZ ÇOCUKLARI DİNLEYİN !

Mart 9, 2025
Ceviz Ağacının Hafızası

Ceviz Ağacının Hafızası

Ağustos 27, 2025
Bir çakma kilise iki yoldaş…

Bir çakma kilise iki yoldaş…

Ağustos 25, 2022
Savaş Mağduru Öğrencilerden Mektup Var

Savaş Mağduru Öğrencilerden Mektup Var

0
Nebati Margarinler Çağı

Nebati Margarinler Çağı

0
Pirus Generali

Pirus Generali

0
Bizden Karikatürler

Bizden Karikatürler

0
Murat Asın çizdi…

Murat Asın çizdi…

Haziran 3, 2026
ELLERİNDE PATLADI!

ELLERİNDE PATLADI!

Haziran 1, 2026
ULVİ PUĞ’DAN (PAZAR”LIK”)

ULVİ PUĞ’DAN (PAZAR”LIK”)

Mayıs 31, 2026
Mustafa Yıldız’dan

Mustafa Yıldız’dan

Mayıs 31, 2026

Güncel Haberler

Murat Asın çizdi…

Murat Asın çizdi…

Haziran 3, 2026
ELLERİNDE PATLADI!

ELLERİNDE PATLADI!

Haziran 1, 2026
ULVİ PUĞ’DAN (PAZAR”LIK”)

ULVİ PUĞ’DAN (PAZAR”LIK”)

Mayıs 31, 2026
Mustafa Yıldız’dan

Mustafa Yıldız’dan

Mayıs 31, 2026

Kategorilere Gözat

  • BASINDAN
  • BİLİM TEKNOLOJİ
  • BİZDEN KARİKATÜRLER
  • ÇEVRE
  • ÇİZER
  • DÜNYA
  • EĞİTİM
  • EKONOMİ
  • GENEL
  • GEZİ
  • GÜNCEL
  • GÜNÜN SÖZÜ
  • Hafta Ortası Karikatürü
  • İMECE DER
  • KADIN
  • KİTAP TANITIM
  • KONUK YAZAR
  • KÖŞE YAZISI
  • KÜLTÜR VE SANAT
  • MEDYA
  • MİZAH
  • MÜZİK
  • ÖYKÜ
  • ÖZEL HABER
  • ÖZEL RÖPORTAJ
  • POLİTİKA
  • SAĞLIK
  • ŞİİR
  • SOSYAL MEDYADAN
  • SÖZ BİZDE
  • SÖZ SİZDE
  • SPOR
  • STK
  • TURİZM
  • Uncategorized
  • YAZARLAR
  • YEREL YÖNETİMLER
  • YORUM

Son Haberler

Murat Asın çizdi…

Murat Asın çizdi…

Haziran 3, 2026
ELLERİNDE PATLADI!

ELLERİNDE PATLADI!

Haziran 1, 2026


Künye: İmtiyaz sahibi: Engin Şirin

Genel Yayın Yönetmeni: Engin Şirin

Yayın Kurulu: Abit Dursun, İlhan Çifçi

Mazlum Vesek, Mustafa Yıldız

İletişim Bilgileri: 0533 656 43 73



Köşe yazıları yazarların görüşlerini ifade etmektedir. İçeriklerine ilişkin her türlü sorumluluk yazarına aittir.


© 2025 Sözbizde Tüm Hakları Saklıdır.

Sonuç yok
Tüm Sonucu Görüntüle


Künye: İmtiyaz sahibi: Engin Şirin

Genel Yayın Yönetmeni: Engin Şirin

Yayın Kurulu: Abit Dursun, İlhan Çifçi

Mazlum Vesek, Mustafa Yıldız

İletişim Bilgileri: 0533 656 43 73



Köşe yazıları yazarların görüşlerini ifade etmektedir. İçeriklerine ilişkin her türlü sorumluluk yazarına aittir.


© 2025 Sözbizde Tüm Hakları Saklıdır.