LİYAKAT, LİYAKAT, LİYAKAT!
Marmaris’te etkili olan sağanak yağış, ihmalle birleşince afete dönüştü. Hisarönü Kiseburnu mevkiinde, yaklaşık 10 dönümlük alan üzerine kurulu hayvan barınağı, dere ıslahının doğru ve bilimsel biçimde yapılmaması nedeniyle sel sularının hedefi oldu.
İddiaya göre Orman İşletme Müdürlüğü’nde görevli bir personel, sel sularını olması gereken yere, yani 700 metre ilerideki dere yatağına yönlendirmek yerine, doğrudan hayvan barınağına akıttı. Bu yanlış müdahale sonucu, yaklaşık 300 hayvanın bulunduğu Sevgi Bahçesi barınağı tamamen sular altında kaldı.
Barınakta ciddi hasar oluşurken, tehlikenin henüz geçmiş olmadığı bildiriliyor. Can dostlar için her dakika hayati önem taşırken, sorumluluğun kimde olduğu sorusu da kamuoyunun vicdanında yankılanıyor.
Marmaris Manşet Gazetesi, sel felaketinin ardından barınağın son durumunu görüntüleyerek yaşanan ihmali gözler önüne serdi.
Bu tablo bir kez daha aynı soruyu sorduruyor.
Doğayla, canlılarla ve kamusal sorumlulukla ilgili görevlerde liyakat neden hâlâ tali bir konu?

…
DATÇA’DA BAHAR ÖNCE
BADEM DALLARINA UĞRAR
Bahar, Türkiye’de her yere aynı anda gelmez. Önce badem dallarına uğrar, sonra rüzgârla konuşa konuşa iner ovaya. O rüzgârın ilk duraklarından biri Datça’dır. Şubat ortasında, daha takvim kış derken, yarımada pembe ve beyaza keser.
İşte bu yüzden Datça Badem Çiçeği Festivali bir “etkinlik”ten fazlası. 2018’den bu yana kök salan festival, bu yıl 12–15 Şubat 2026’da yedinci kez kapılarını açarken, kalabalığı değil yereli çağırıyor. Sahne, sokakların; söz, bahçelerin; ritim, mutfağın oluyor. Çünkü burada bahar, önce köylerde başlıyor.
Palamutbükü’nde tencere kaynar ama asıl kaynayan hafızadır. Palamutbükü Limanı’nda düzenlenecek ödüllü yemek yarışması, “kimin eli lezzetli”den çok “kim toprağına sadık” sorusunu sorar. Deniz mahsullerinden zeytinyağlı otlara, bademli tatlılardan tencere yemeklerine uzanan sofrada, Datça’nın bereketi jüriye değil, önce komşuya sunulur. Badem burada sadece bir ürün değil; sabrın, emeğin ve dalında kalması gereken inceliğin adıdır.
Festivalde karınlar doyarken, ruhlar da nasibini alır. Reşadiye’de kurulacak geleneksel düğün sofrası, modern zamanlara inat yavaşlar. Nohutlu et yemeği, arpacık şehriye çorbası, dövülmüş keşkek, yoğurtlama ve helva… Hepsi bir sininin etrafında, eski usul. Burada yemek paylaşmaktır; paylaşmak, komşuluktur; komşuluk ise Datça’nın değişmeyen ölçüsüdür.
Badem çiçeği kokulu sokaklarda bu kez alkış, sahneye değil bahçeye gider. En hızlı badem kıran, en iri bademi yetiştiren, en bakımlı bahçeyi kuran Datçalı üretici, emeğinin karşılığını alır. Yarışma değil bu; bir tanıklık. Kimin bileği hızlı, kimin bahçesi sabırlı, kimin bademi özenli… Hepsi, yarımadanın kendine has terazisinde tartılır.
Datça Badem Çiçeği Festivali’nin sırrı, büyümek istememesinde. Kalabalıklaşırken bile köyleri unutmamasında. Sahne ışıkları yanarken, mutfak lambasının sönmemesinde. Çünkü yerel kalmak, burada geride kalmak değildir; kök salmaktır.
Bahar dalda başlar. Dalda kalırsa çağla olur, yazın badem olur. Datça da tam bunu söyler: Koparma. Seyret. Hatırla.
Ve baharı, olduğu yerde yaşat.

…
ROTA MARMARİS, PRUVA
ULUSLARARASI ARENA
Dünya yelkeninin en üst otoritesi World Sailing, 2026 faaliyet programına Marmaris’i resmi regatta merkezi olarak dahil etti. Datça Yelken Kulübü Başkanı Hasan Kaptan’ın uzun soluklu girişimleriyle şekillenen süreçte, Datça’nın mevcut altyapısının böylesi büyük bir organizasyonu kaldıramaması nedeniyle Marmaris ile kurulan işbirliği sayesinde etkinlik Türkiye sularında tutuldu. Karar, Türk yelkenciliği adına rüzgârı doğru okuyan, güvenli limanı doğru seçen stratejik bir seyir olarak kayda geçti.

…
YA AYNI ÇAĞDA YAŞASALARDI?
Düşünsenize..
Zaman çizgisi kırılmış, takvimler anlamını yitirmiş, antik dünyanın mermeriyle modern dünyanın asfaltı aynı meydanda buluşmuş. Kalabalık bir şehir…
Herkes konuşuyor, herkes emin, herkes haklı. Sosyal kalabalık, politik kalabalık, dijital kalabalık.
Gürültü var ama yön yok.
İşte tam bu meydanda, kalabalığın biraz gerisinde iki siluet duruyor.
Biri, düzenin, ölçünün ve değişmeyenin filozofu: Platon
Diğeri, hayatın, çatlağın ve itirazın filozofu: Friedrich Nietzsche
Aynı çağı soluyorlar. Aynı kalabalığa bakıyorlar. Ama gördükleri şey bambaşka.
Biri insanı korumak istiyor.
Diğeri insanı sarsmak.
Ve tartışma, kaçınılmaz olarak başlıyor.
Platon: Şu gördüğün kalabalık, Nietzsche… Hepsi sanıyor ki gördükleri şey gerçek. Oysa bu dünya, hakikatin gölgesinden ibaret. Asıl olan, değişmeyen ideadır.
Nietzsche: Gölge diyorsun çünkü hayattan korkuyorsun, Platon. Bu insanlara “yanılıyorsunuz” diyerek onları zayıflatıyorsun. Ben onlara şunu söylüyorum: Yanıl ama yaşa.
Platon: Yaşamak dediğin şey, tutkuların köleliği değil midir? Akıl dizginlemezse insan, hayvanlığa geri döner.
Nietzsche: Hayvanlıktan korkan sadece sürüdür. Sen aklı tahta oturttun, bedeni zincire vurdun. Ben zinciri kırıyorum. İnsan dediğin şey akıl değil; iradedir.
Platon: İrade başıboş kalırsa tiranlık doğar. Devlet de, insan da ölçü ister. İyi, güzel ve doğru… Bunlar keyfe göre değişmez.
Nietzsche: İşte en büyük yalanın burada. “İyi” dediğin şey güçlülerin korkusudur. Zayıfların icat ettiği bir ahlakla herkesi aynı hizaya dizdin. Ben diyorum ki: İnsan, kendi değerini kendisi yaratmalı.
Platon: Peki hakikat? Herkes kendi hakikatini yaratırsa geriye ne kalır?
Nietzsche: Cesaret kalır. Risk kalır. Yaratım kalır. Hakikat dediğin şey, hayata dayanabilen yorumdur. Dayanamayanlar için senin idealarına sığınmak kolay.
Platon: Senin yolun insanı yalnız bırakıyor.
Nietzsche: Evet. Ama özgür bırakıyor. Seninki güvenli bir hapishane. Benimki uçurum…
Ama uçurumun kenarında insan kendisi olur.
Platon: Belki de biz aynı soruyu soruyoruz, ama farklı yaralardan konuşuyoruz.
Nietzsche: Belki de. Sen düzen arıyorsun ama ben hayatın kendisini.















