ŞİİR BAZEN EN ÖN SAFTIR
Ondan sadece bir şair diye söz etmek eksik kalır. Çünkü Ahmet Telli, kelimeleriyle sadece şiir kurmadı; bir çağın vicdanını, bir ülkenin direncini ve bir halkın susmayan iç sesini yazdı.
Onun biyografisi, takvim yapraklarından çok, cop sesleriyle, yasaklarla, gece yarısı kapı çalmalarıyla ve buna rağmen sönmeyen bir umutla yazıldı.
1946’da Çankırı’da başlayan o yolculuk, kısa sürede bireysel bir hikâyeden çıkıp kolektif bir hafızaya dönüştü. 70’lerin sokaklarında yankılanan sloganlar, 80 darbesinin karanlığında kesilen sesler, sürgünler, yasaklı kitaplar… Hepsi onun dizelerinde yeniden nefes alır. Çünkü Telli için şiir, estetik bir uğraş değil; doğrudan doğruya bir direniş biçimidir.
Onun dünyasında aşk bile tarafsız değildir. Sevmek, bir başkaldırıdır. Kaybetmek, bir politik hafıza. Ve gitmek… Gitmek hiçbir zaman sadece gitmek değildir.
“Sen gidersen kuşlar da gider bu kentten,
gökyüzü kendini kapatır, sokaklar susar…”
Bu dizeler, bir sevgilinin ardından yazılmış gibi görünür. Ama aslında bir ülkenin eksilen umuduna, terk edilen meydanlarına, susturulan seslerine yakılmış bir ağıttır. Çünkü Telli’nin şiirinde “kent” direnişin kendisidir. Kuşlar giderse, özgürlük de gider.
Ve o yüzden onun şiiri bir çağrıdır; Kal. Diren. Konuş.
“Belki yine gelirim / sesime ses veren olursa bir gün” derken, bir şairin kırılganlığını değil; bir devrimcinin ısrarını duyarsınız. Çünkü o, umudu bir duygu olarak değil, bir görev olarak taşır. Umut etmek, onun şiirinde pasif bir bekleyiş değil; aktif bir mücadeledir.
Ahmet Telli, şiiriyle sadece tanıklık etmez; taraf olur.
Taraf olduğu şey ise her zaman aynıdır: İnsan.
Ve belki de bu yüzden onun hayatı şunu hatırlatır:
Şiir bazen bir sığınak değildir.
Bazen en ön saftır.
Sen çok yaşa Ahmet Telli

…
DERİNLERDEN GELEN SES
Anadolu’nun tüm kıyıları, tarihin mavisinde yıkanan kadim bir hafızanın eşiğidir.
Muğla’nın mitolojik hafızası yazar Hamdi Topçuoğlu , “Ahtapot Mori: Batık Şehirler” kitabı ile bizi bu eşikten içeriye, dalgaların melodisiyle sarılmış bir mitolojiye davet ediyor.
Bu eser, bir seyahatnameden öte; suların altında sessizliğe gömülmüş sütunların, amfitiyatroların ve unutulmuş tanrıların yeniden dile geliş hikâyesi.
Ahtapot Mori ve sadık dostu Mandi’nin rehberliğinde çıktığımız bu yolculuk, Teos’un şenlikli kıyılarından Miletos’un akılcı bahçelerine uzanan bir “ruh arkeolojisi.”
Topçuoğlu, Dionysos’un Teos’taki neşesini rüzgârla harmanlıyor; Knidos’un berrak sularında ise güzelliğin ve ışığın peşine düşüyor. Burada taş, sadece bir yapı malzemesi değil; içinde ışığı hapseden ve ancak doğru gözle bakıldığında parlayan bir cevher.
Her durak, mitolojinin tozlu raflarından inip denizin tuzlu serinliğiyle canlanıyor.
Kaunos’un kaya mezarları, Bereket Ana’nın şefkatiyle sarmalanırken; Patara’da sözün gücü, Phaselis’te ise zamanın sonsuz koşusu yankılanıyor.
Kitabın edebi dokusunda doğa, tarihin edilgen bir dekoru değil; bizzat anlatıcısı.
Bilge kaplumbağalar, koruyucu martılar ve denizin derinliklerindeki sakinler, insanoğluna antik çağlardan kalma bir sırrı fısıldıyor.
“Gerçek değer, sahip olmakta değil, korumakta ve hissedebilmektedir.”
“Ahtapot Mori: Batık Şehirler”, geçmişin görkemini bugünün çocuksu merakıyla birleştiren, her bir batık şehri edebi birer imgeye dönüştüren mistik bir serüven. Bu, suyun altındaki sadece taşlar değil, insanlığın ortak rüyası.
Derinlerden bir ses geliyor.
Çünkü deniz susmaz.
Sadece biz dinlemeyi unuturuz.
Ama bazı kitaplar insana yeniden duymayı öğretir.
Bilgisiyle besleyen, sohbetiyle zenginleştiren; bazı projelerde ve etkinliklerde aynı yolu paylaşmaktan büyük mutluluk duyduğum Hamdi Topçuoğlu’na, bu kıymetli kitabı benimle buluşturduğu için teşekkür ederim.

..
DATÇA’DAN YÜKSELEN SES
Google Analytic verilerine göre;
Günlük 4.714 etkin okur…
3.136’sı Türkiye’den, ama 929’u Amerika’dan.
İsveç’ten İrlanda’ya, Singapur’dan Çin’e uzanan bir harita:
Datça’nın Sesi artık sadece bir yerel gazete değil…
Küçük bir kıyı kasabasından çıkan haberler, dünyanın dört bir yanında yankı buluyor.
Gurbetçiler, gezginler, araştırmacılar, belki de turistler.
Bizi okumaya devam edin.

…
DALAMAN’DA TARTIŞMALI
KÖPEK ÖLÜMÜ
Muğla Hayvan Hakları İl Koordinasyon Komitesi, Dalaman’da sahipli bir köpeğin, “şikâyet” gerekçesiyle sahibinin yanından alınarak bakımevine götürüldüğü, aynı gün içinde ise narkoz uygulaması sonrası öldüğü iddialarına açıklık getirilmesini istedi. Yaşlı sahibine “teslim” denilerek imzalatılan belgenin “terk formu” çıktığı iddiası, olayın hukuki boyutunu tartışmaya açarken; nekropsi için cansız bedenin verilmemesi soru işaretlerini daha da büyüttü.

…
TANRILARI UTANDIRAN
KÖR ADAM
Onun için “gözleri mühürlüydü” dediler. Oysa o, fanilerin bakmaya cesaret edemediği o uçsuz buçaksız menzili gördü.
Ege’nin tuzuyla kavrulmuş rüzgâr, henüz adı konmamış kaderleri kıyıya taşırken; ne bir sarayın gölgesine sığındı ne de bir kentin surlarına… Onun vatanı, rüzgârın taşıdığı çok eskilerden bir sesti; toprağı ise ağızdan ağıza dolanan, zamansız kelimelerdi. O, Meles’in oğlu, İzmirli kör ozan Homeros’tu.
Belki de karanlık, hakikatin örtüsüdür. Çünkü dünya, gözü açık olanlara sahte ışıklar sunarken; o, içindeki derin karanlıktan ebedi bir şafak söküp çıkardı. Aşil’in dindirilemez, tanrıları bile titreten o tunç öfkesini, Odisseus’un köpüklü dalgalarla boğuşan vuslat sancısını ve insanın en kadim yazgısını; o bitmek bilmeyen “Eve Dönüş” arzusunu.
Homeros’un gözleri yoktu ama ilahi bakışı vardı. Öyle bir bakıştı ki bu, Olympos’un tepesindeki tanrıları bile kendi yansımalarından utandırdı.
Onun dizelerinde tanrılar, bulutların ötesindeki tahtlarda değil; insanın zaaflarında, hırslarında ve o kor gibi yanan kalbinde nefes alırdı.
Zeus, uzak bir gök gürültüsü değil; verilmiş, geri dönülemez bir karardı.
Athena, bir miğferin ışıltısı değil; zihnin karanlık dehlizlerindeki o keskin yönelişti.
Poseidon, sadece hırçın bir deniz değil; insanın içindeki dindirilemez fırtınaydı.
Homeros, tanrıları yeryüzüne indirmedi; o, insanı omuzlarından tutup kaderin trajedisine yükseltti. Çünkü onun evreninde kader, mermere kazınmış bir ölü metin değil; her kürek çekişte, her kılıç darbesinde yeniden bestelenen kanlı bir destandı.
Odisseus’un on yıl süren o meşakkatli yolculuğu, sadece haritalarda bir iz değildi. O, ruhun kendi derinliklerine yaptığı en eski, en dolambaçlı seferdi.
Her liman, benliğin bir yanılsaması, her ada, nefsin bir sınavı ve her eve varış, aslında biraz daha kendinde kaybolmaktı
Ozanın kadim fısıltısı çağları aşarak yankılandı.
”Eve dönüş başladığın kıyıya ayak basmak değildir; köpüklü denizlerde kendini tanıyacak kadar kaybolmaktır.”
O yazmadı; söyledi. Ama o ses, mermer sütunlardan daha diri, bronz kalkanlardan daha dirençli kaldı. Mürekkebi olmayan, parşömeni bulunmayan bir şair düşünün… Onun kelimeleri binlerce yıl sonra bile insanlığın en büyük aynasıdır.
Çünkü Homeros’un destanları kalkanların çarpışmasını değil; insanın kendi içindeki o bitmek bilmeyen kuşkusuyla, korkusuyla ve umuduyla yaptığı savaşı anlatır.
Homeros bir kişi miydi, yoksa bir çağın kolektif çığlığı mı? Hakikat, tarihin tozlu sayfalarında gizli kalabilir. Ancak bilinen tek bir gerçek var.
O, kör değildi.
Sadece bizim fani gözlerimizin kamaştığı o mutlak ışığa bakabiliyordu. Ve belki de bu yüzden, hâlâ onun binlerce yıl önce çizdiği o puslu yollarda, kendi hakikatimizi arıyoruz.















