Geçen hafta Marmaris’ten konuşmuş, kentin, nerdeyse her şeyi turizme ayarlanmış bir yer olduğundan söz etmiştik. Restoranlar, apart oteller, tekneler, kafeler, pahalı otoparklar…
Yüzeydeki bu gelişmişlik kentin her katmanına yayılmış mıdır doğrusu bilmiyorum.
Bir de tabii seracılıktaki başarı var.
Burada bir gece kaldık. Ertesi gün Demre’deydik.
Demre, Toros Dağları ile Akdeniz’in kesiştiği düzlükte antik Myra kenti üzerinde yer alan bir şehir. Myra’nın geçmişi MÖ 5. yüzyıla kadar gidiyor.
Ayrıca Myra, Likya uygarlığının önemli kentlerinden biri.
Peki, bunlardan bugüne kalanlar ne, derseniz?
Krallara ait, dik yamaçlardaki kayalara oyulmuş mezarlar, 8 bin kişilik antik Roma Tiyatrosu ile MS 326’da burada piskoposluk yapan Aziz Nikolas’ın gömüldüğü kilise.
Bu tarihsel kalıntılar Demre’ye bitişik durumda.
Antik tiyatro ve yakınındaki yamaca oyulmuş mezarlar yürüme mesafesinde.

Hıristiyan inancı için kutsal sayılan kilise ise kentin merkezinde ve Rus turistlerin ilgi odağı bir yer. İnanç turizminin tipik bir örneği konumunda.
Demre bu tarihsel zenginliklerin içine doğmuş, daha doğrusu bu tarihsel geçmişin üstüne kurulmuş bir kent.
Ayrıca Kekova gibi akıllara ziyan bir güzellik var ki anlatılamaz noktada.
Gene de bu tarihsel zenginlik ve doğal güzellik Demre’yi bence gelişmiş bir kent noktasına taşımıyor.
İlk bakışta Orta Anadolu’daki bir kasaba izlenimi ediniyorsunuz.
Özensiz yapılmış binalar, geniş ama düzen ve tertibin olmadığı caddeler.
Üstelik de hiçbir hatırayı barındırmadığı belli olan sokaklar, daha yeni yapıldığı belli olan parklar…
Şaşıp kalıyorsunuz.
***

Nerdeyse İzmir’in geçmişine eşdeğer bir tarihsel geçmiş var ama şehrin ruhu size buranın köklü bir kent olduğu izlenimi vermiyor.
Bir yanda tarihsel yapılar, öbür tarafta ise yeni yerleşim yerleri.
Sanki iki ayrı dünya, birbirinden kopuk, biri diğerinin sınırlarını geçmiyor gibi.
Kapitalizmin şaşmaz ruhu burada son derece düzenli işliyor ki bütün bu tarihsel geçmiş metaya dönüşmüş durumda.
Turizm denen sektör şehrin ekonomisini belirliyor. Tabii seracılıktaki gelişmeyi de unutmamak gerek.
Şehrin merkezini gezerken aklımda bu şehrin nasıl bu hâle geldiği konusu vardı bir yandan da.
Öyle ya, burası Osmanlı döneminde “Eynihal” adıyla köy olarak kurulmuş.
1968’de belde belediyesi, 1987’de ise “Kale” adıyla ilçe, sonra da Demre adını alarak bugünkü duruma varmış.
Aslında uzun ve ilginç bir süreç olduğu belli.
Ama ben bilmiyorum bu hikâyeyi.
Köy, acaba Yaşar Kemal’in bütün romanlarına konu olan iskân sonrası çalkantılar sonrasında mı kuruldu?
Bilindiği gibi Kilikya ya da Çukurova ulaşımı zor bir bölgedir.
Bu zorluk devlete vergi vermeyen, hatta kafa tutan “derebeyleri”n bölgede çoğalmasına yaramış.
Ta 1865’e kadar.
Osmanlı bu düzene son vermek için Derviş ve Cevdet Paşaları görevlendiriyor. Kozanoğlu ve Avşar aşiretleri başta olmak üzere pek çok konar göçer aşiret böylece iskân ettirilerek yerleşik düzene geçişleri sağlanıyor.
Yaşar Kemal romanlarının çoğunda bu sancılı geçişin; yani Çukurova’daki derebeylerin, “bey” olma durumuna geçmelerinin, başka bir deyişle Toroslardan ovaya inerek pamuk tüccarlığına başlamasının öyküsü vardır.
Keza Orhan Kemal de aynı konuları işler; çırçır fabrikalarındaki yoksul işçiler, pamuk tarlalarındaki ırgatlar ve onların mücadelelerini anlatır.
***
Demre’nin geçmişinde böyle bir hikâye var mıdır? Bu Osmanlı köyü bu süreci yaşadı mı?
Doğrusu bilmiyorum ama olması muhtemeldir.
Çünkü Marmaris, Kaş, Fethiye ve Demre gibi yerleşim yerleri sanki aynı kaderi paylaşan şehirler gibi.
Geçmişinde köy yerleşimi olarak ortaya çıkmış, sonra kapitalist ilişkilerin açtığı yollar, ovada yerleşik düzene geçiş; beraberinde pamuk, narenciye üretimi ve arkasından turizmin bir sektör olarak gelişmesi buraları şehir olmaya doğru evrilmeye zorlamış gibi.
Aynı süreci Engin Önen, Narlıdere1 kitabında anlatmıştı.
1800’lü yıllarda köy olan Narlıdere’yi, sonraki yıllarda Tahtacı Alevilerle Anadolu’dan gelen göçmenler burayı köyden şehre dönüştürüyordu.
Ve Narlıdere böyle oluşuyordu.
Sanıyorum Torosların eteklerinde bir yanı Akdeniz’e değen, yukarıda saydığımız yerleşim yerlerinin akıbeti de Narlıdere’ye benzer olmalı.
Köyden şehre dönüşüm süreci onlar için de niye geçerli olmasın ki!
Sadece ilave ögeleri de işin içine katmalıyız.
Nedir onlar?
Kapitalist üretim ilişkilerinin hızlandırdığı pamuk ve narenciye üretimiyle doğasının güzelliğinden kaynaklanan turizm potansiyeli.
Demre’nin de bu üç verimli potansiyelden yaralanmadığını kim söyleyebilir ki?
***
Dönüşte yolumuz Elmalı’ya, oradan da Denizli’ye uzandı.
Bu kez Torosların Akdeniz’e bakmayan, arka yüzünü takip ettik.
Tepelerde karların olduğu, irili ufaklı onlarca dağ silsilesi arabamızı sanki takip ediyordu. Yol kenarları nisanın deli yeşiline boğulmuşken dağlar göğe doğru uzanan doruklarıyla başka bir ruh hâline çağırıyordu insanı.
İnce Memet2 romanında ağadan kaçan Memet’in yolunu bu dağa düşürdüğünü, sevdiceğini buralarda günlerce sakladığını anımsadım.
Acaba bu dağlar mıydı o kahramanı ağaların şerrinden koruyup saklayan?
Kim bilir!
Bugün o ağalar yok artık, İnce Memet’ler ya da Demirciler Çarşısı Cinayeti3 gibi romanlara da gerek kalmıyor.
Fakat baskı, halkın toprağına musallat olmaya dek varan girişimler bitmiş değil, günümüzün modern ‘ağaları’ zeytin ağaçlarını katledip yerine madenleri işleten büyük şirketler.
Geldiğimiz yer işte bu!
Zeytini kes, maden ara…
Keşke yolumuz Akbelen’e, İkizköy’e düşebilseydi.
O yiğit mücadeleyi yerinde görmek isterdim.
Tabii Esra Işık, onun annesi, mücadele arkadaşları…
Hepsine selam olsun!
Yolculuklar böyle işte, binlerce bilgiyi anıyı sizinle taşıyor.
Yolda bu gezilerimizin mimarı olarak gördüğümüz emekli öğretmen dostumuz Mahmut Murat’a gelecek sefer hangi geziyi planladığını sordum.
Çünkü gezilerimiz ondan sorulur, o nereye derse biz varız!
Yahya Kemal ne demişti?
“Ömrü oldukça yürür her yolcu…”
Biz de ömrümüz oldukça belli ki epey yolculuğa çıkıp yeni yerleri keşfetmenin heyecanını yaşayacağız ve tabii ki Mahmut dostumuzun planları dahilinde…
***
BAŞKA BİR USTA’NIN GEZİSİ
Kitaplığımı karıştırırken Çetin Altan ustanın İyi ki Şu Köyceğiz Var4 kitabına rastladım.
Usta, 90’ların sonlarında bir haftalığına Köyceğiz’e, tatile gitmiş.
Tabii bu gidişi artık illallah dediği davalardan birinden sonraya denk düşüyor.
Dava?
“Devlet, çete olmaktan çıkıp hukuka oturmalı.” cümlesi.
Bu, 159. Madde gereğince suçmuş.
Savcılar soruşturma açmış.
Sanki cümlede bir yanlışlık varmış gibi.
Usta alıştığı için bunu da “vakay-i adiye”den sayıp olağan karşılıyor.
“70’imde, son çıktığım ağır ceza davası” dediği bundan olsa gerek.
Gene de usta yazar Falih Rıfkı’nın, “Haydi demokrasi yok, bari biraz utanma olsaydı.” cümlesini anmaktan geri durmuyor.
İşte böyle bir iklim; davalar, bitmeyen baskı ve mahkemeler onu Köyceğiz’de soluklanmaya itiyor.
Bir hafta kadar.
“Tepelerden görünen Köyceğiz, (…) yüksük koylar, derken bir öteki tepeden görünen Akdeniz. Ovamsı düzlükleri bakımlı, düzenli narenciye bahçeleri. O kopkoyu yeşilin bodur ağaçlarında (…) cin bakışlı limonlar…”
O yılların Köyceğiz’ini böyle betimlemiş usta gazeteci-yazar.
Hepi topu bir hafta kalıyor orada. Sonra da hayatı yazı olan bir adamın yaptığını yapıp ortaya İnkılap Yayınları’nın 2001 yılında bastığı İyi ki Şu Köyceğiz Var kitabını yazıyor o süre içinde.
Bunu da bir not olarak kaydedin…
…………………
1 Köylerden Şehre Narlıdere-Göçün Binbir Hali, Engin Önen, araştırma, kendi yayını, 2022, 224s.
2 İnce Memed 1-2-3-4, Yaşar Kemal, roman, YKY, 79. Baskı: Mart 2026
3 Demirciler Çarşısı Cinayeti, Yaşar Kemal, roman, YKY, 29. Baskı: Nisan 2026
4 İyi ki Şu Köyceğiz Var, Çetin Altan, İnkılap Kitabevi, Temmuz 2001, 166s.
https://www.gazeteyenigun.com.tr/makale/27866571/salim-cetin/gezi-bu-kez-demre














