YARALI COĞRAFYANIN
DİK BAŞLI ŞAİRİNE ELVEDA
Geçtiğimiz günlerde Mirza Arabacı abi, Ahmet Telli ‘yi anlatırken, bir doktor arkadaşının söylediklerini yazmıştı.
“Hastalığın son aşamasında hasta birden canlanır, kurtuldum diye düşünür. Oysa kanserin hastaya bir oyunudur. Bazıları, bunu hastalığın hastaya son bir merhameti olarak tarif ederler.
Demek Ahmet Telli “değerleri normale döndüğü” için taburcu edilmiş, eve çıkmış?
Sevineyim mi, üzüleyim mi bilemedim.
Umarım Ahmet Telli’nin değerleri normaldir.
Umarım iyileşir.
Umarım bu kanserin bir oyunu değildir.
Umarım bizi bırakıp gitmez.”
Maalesef kanser yine oyun oynamış, ona ve hepimize.
Ahmet Telli’yi kaybettik.
Gözlerindeki o muzip, o her daim kavgaya ve aşka hazır parıltıyla geçen bir ömürdü onunki. Türk şiirinin “ak saçlı, dik duruşlu” abisi, kalbimizi her daraldığında dizeleriyle genişleten Ahmet Telli, arkasında silinmez bir “dövüşen anlatı” ve kocaman bir boşluk bırakarak göçtü bu dünyadan.
Onun ardından yazmak, sadece bir şairin gidişine ağlamak değil, bir kuşağın vicdanına, sokakların sesine ve asla teslim olmamış bir ideale selam durmaktır.
Ahmet Telli, Türk şiirinde hüznü bir yenilgi değil, bir direniş biçimi olarak inşa eden nadir isimlerdendi.
O, fildişi kulelerin değil, barikatların, meydanların, mapushanelerin ve en çok da çocukların şairiydi. “Hüznün İsyan Olur” derken, acıyı kutsayanlara inat, o acıdan nasıl bir ayağa kalkış türetileceğini anlattı kulaklarımıza.
Onun şiirlerinde kelimeler birer mermi gibi sert, aynı zamanda bir anne eli gibi şefkatliydi.
Destansı bir direnişi, bir sevgilinin gözlerindeki hüzünle aynı dizede buluşturabilirdi.
70’lerin acılarını da yazsa, bugünün yalnızlığını da anlatsa, insanın özündeki o “özgürlük arayışına” dokunurdu.
Şimdi o gitti ve içimizdeki pek çok kent yıkıldı.
Sokaklar biraz daha sessiz, rüzgar biraz daha üşütücü.
Çünkü Ahmet Telli, sadece şiir yazmadı; şiiriyle bize “buradayız, bir aradayız ve hala umut var” duygusunu yaşattı. Sesi, marşların coşkusundan sevdaların ince sızısına kadar geniş bir coğrafyada yankılandı.
“Gidersen yıkılır bu kent kuşlar da gider
Bir nehir gibi susarım yüzünün ıssızlığına”
Onun gidişiyle bir nehir daha sustu belki ama geride bıraktığı o koca nehir, yani kitapları, rüzgarlı sesiyle okuduğu şiirleri akmaya devam edecek.
Ahmet Telli’yi kaybetmedik aslında; onu zamansızlığın, ebedi bir gençliğin bağrına yolcu ettik.
Çünkü o, “Soluk soluğa” koştuğu bu hayatı, “Dövüşen Anlatsın” diyerek gelecek kuşakların omzuna bir onur madalyası gibi iliştirdi.
Yaralı bir coğrafyanın merhametli ve başı dik şairine elveda…
Şiirin, adımladığın her sokakta, sığındığımız her dizede yaşamaya devam edecek.
Mekanın kalbimiz olsun usta.














