MAYIS’TA YİTİRDİĞİMİZ DEVRİMCİLERİ ANMAK
Mayıs ayı bizim için yalnızca dağların, ovaların yeşerdiği; çiçeklerin açtığı, eriyen kar sularıyla ormanların gür yapraklara büründüğü bir ay değildir. Aynı zamanda acıları da içinde taşıyan bir aydır.
Başta Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamı olmak üzere, Mayıs ayında yitirdiğimiz devrimcileri anmanın Türkiyeli yurtseverler için insani bir görev olduğuna inanıyorum. Yaşamlarını yitiren bu devrimci yurtseverler ve onların arkadaşları, dönemin dünyasında emperyalist güçlerin saldırılarına karşı direnen halkların yanında yer almak istiyorlardı. Emperyalizmin sıcak savaş alanına dönüştürdüğü Ortadoğu’da; Türkiye, İran, Arap, Kıbrıs ve Kürt halklarının ortak bir antiemperyalist cephede birleşmesini, “Ortadoğu Devrimci Çemberi”nin oluşturulmasını savunuyorlardı.
6 Mayıs 1972 gecesi, Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’nde darağacına götürülürken Deniz Gezmiş’in haykırdığı şu sözler hafızalara kazındı:
“Yaşasın Türk ve Kürt halklarının kardeşliği ve bağımsızlık mücadelesi!”
Aynı cezaevindeki yoldaşları da onun sesine sloganlarla karşılık verdi. O acı günden sonra geride kalan devrimciler, özellikle Niğde Cezaevi’ndeki yoldaşları olmak üzere, her yıl aynı sözleri gözyaşları içinde tekrar ettiler.
Ben de her yıl Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ı kısa bir şiir ya da bir yazıyla anmaya çalışıyorum:
Deniz, Hüseyin, Yusuf, Sinan
Bilgi dolu insanlardı.
Yaydılar bilimin ışığını her tarafa.
Kolay mı faşizmin karanlığında yol bulmak?
Seslerini duyurmak için halkına
Yeri göğü titrettiler yürürken darağacına.
Haykırdılar bağımsız, özgür bir Türkiye.
Sürdürün çocuklar siz de bu onurlu yürüyüşü.
Bu kısa şiiri Mayıs 1976’da Nigde Cezaevi‘nde yazmıştım.
Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de işçi sınıfının ve ezilen halkların birlik, mücadele ve dayanışma günü olan 1 Mayıs’la başlayan bu ay, aynı zamanda halkların özgürlüğü, kardeşliği ve dayanışması uğruna yaşamını yitiren devrimcilerin acısını da taşır.
6 Mayıs 1972’de Hüseyin İnan, Yusuf Aslan ve Deniz Gezmiş; ailelerinden, yoldaşlarından ve Türkiye halkından koparıldılar. Nihat Erim ve Süleyman Demirel döneminin baskıcı faşist yönetimi, üç genç devrimciyi idam etti. Onlar yalnızca Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) üyelerinin değil; Türkiye halklarının, dünya halklarının, devrimci, demokrat, sosyalist ve komünistlerin yoldaşlarıydı. İnsanların sömürülmediği, horlanmadığı, ezilmediği bir dünya için mücadele ettiler; kendilerini bilgiyle donatıp yola çıktılar.
Sinan Cemgil ise arkadaşlarının idamını engellemek amacıyla THKO üyeleriyle birlikte Kürecik Radar Üssü’ne yönelik bir eylem hazırlığı içindeydi. Ancak Adıyaman’ın Gölbaşı ilçesine bağlı İnekli Köyü muhtarının ihbarı üzerine kuşatıldılar. Sinan Cemgil, Kadir Manga ve Alpaslan Özdoğan; 31 Mayıs 1971’de Nurhak Dağları’nda çıkan çatışmada yaşamlarını yitirdi.
Sinan Cemgil’in cenazesini almak için anne ve babası İnekli Köyü’ne geldiklerinde, annesinin söylediği şu sözler mücadelelerinin anlamını anlatıyordu:
“Bu oğlum Sinan. Bunlar da onun arkadaşları, kardeşleri. Onlar da oğullarım.
Bu çocuklar sizi, halkı, bu ülkeyi sevdiler. Başka hiçbir istekleri yoktu.
Her biri çok zeki, pırıl pırıl çocuklardı. İsteselerdi düzenin adamı olur, rahat yaşarlardı. Ama onlar halkın sorunlarını omuzlamayı seçtiler.”
Bir annenin, oğlunun ardından söylediği bu sözler; sevginin, güvenin ve gururun unutulmaz bir ifadesi olarak hafızalarda kaldı.
THKO üyelerinin idamını engellemek amacıyla, Mahir Çayan’ın kurucuları arasında bulunduğu Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi (THKP-C) ile ortak bir eylem gerçekleştirildi ve üç NATO teknisyeni kaçırıldı. Ancak 30 Mart 1972’de Kızıldere’de Mahir Çayan ve dokuz arkadaşı güvenlik güçlerinin operasyonunda yaşamlarını yitirdi.
6 Mayıs sabahı gün doğmadan Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan koğuşlarından alındı. Hüseyin İnan’ın ayakkabılarını giymesine bile izin verilmedi.
Ankara Ulucanlar Cezaevi’ndeki infaz sırasında askeri savcı Baki Tuğ, cezaevi görevlileri ve avukatlar Halit Çelenk ile Mükerrem Erdoğan da oradaydı. Üç arkadaş son kez birbirlerine sarıldı.
İlk olarak Deniz Gezmiş darağacına götürüldü. Elleri bağlı olmasına rağmen sehpanın üzerine sıçrayarak çıktı ve son sözlerini haykırdı:
“Yaşasın tam bağımsız Türkiye!
Yaşasın Marksizm-Leninizm!
Yaşasın Türk ve Kürt halklarının kardeşliği!
Yaşasın işçiler ve köylüler!
Kahrolsun emperyalizm!”
Bu sözlerin ardından, görevlileri beklemeden sandalyeyi kendi ayağıyla itti.
Deniz Gezmiş’ten sonra Yusuf Aslan darağacına çıktı. O da son sözlerinde şunları söyledi:
“Ben halkımın bağımsızlığı için bir kez ve şerefle ölüyorum.
Bizi asanlar ise şerefsizlikleriyle her gün ölecekler.
Biz halkımızın hizmetindeyiz. Siz Amerika’nın hizmetindesiniz.
Yaşasın devrimciler! Kahrolsun faşizm!”
Yusuf Aslan’ın ardından sıra Hüseyin İnan’a geldi. Yoldaşlarının idamını izlemek zorunda bırakılan Hüseyin İnan, sakin ve kararlı duruşuyla darağacına yürüdü ve şu sözleri söyledi:
“Ben şahsi hiçbir çıkar gözetmeden halkımın mutluluğu ve bağımsızlığı için savaştım.
Bu bayrağı bugüne kadar onurla taşıdım.
Bundan sonra bu bayrağı Türkiye halkına emanet ediyorum.
Yaşasın işçiler, köylüler ve devrimciler!”
O da tıpkı Deniz gibi sandalyeyi kendi ayağıyla itti.
İdamların gerçekleştiği saatlerde cezaevindeki devrimciler hep bir ağızdan şu sloganları haykırıyordu:
“Deniz, Hüseyin, Yusuf ölümsüzdür! Yaşasın özgürlük mücadelemiz! Kahrolsun faşizm!”
Marksist -Leninist düşüncenin ışığında Deniz Gezmiş ve yoldaşlarının Türkiye‘de başlattığı 68 kuşağının hareketini iyi kavrayanlar ancak bu gün dünyayı yeniden paylaşmaya çalışan emperyalistşleri ve yerli işbirlikçileri anlayabilir. O bilincin ışığında ancak özgürlük mücadelesi kitleşerek güçlenir.
Hüseyin İnan, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Sinan Cemgil ve arkadaşları yalnızca gençlik hareketi içinde değil; işçiler ve köylüler arasında yürüttükleri çalışmalarla da büyük saygı kazandılar. Onlar hakkında makaleler, şiirler, öyküler ve romanlar yazıldı; ağıtlar yakıldı. Bugün hâlâ saygıyla anılıyorlar.
Emeğin Ezgisi grubunun “Adım Deniz” adlı eseri de bu anmalardan biridir.
06 Mayıs 2026
Molla Demirel














