Eşimin diz ameliyatı için hastanedeydim. Günün erken saatlerinde, yabancısı olduğum bir koridorda beklerken Almanca’yı hâlâ yeterince konuşamadığımı acı bir şekilde yeniden fark ettim. Doktorun anlattıklarını anlayamamak, doğru kelimeyi bulup sorumu ifade edememek… Bu durum yalnızca benim kişisel sıkıntım değil elbet, aynı zamanda milyonlarca göçmenin ortak yarası. Dil büyük bir sorun, ama onun önemini bildiğimiz hâlde çoğu zaman bu bilinci davranışa dönüştürecek adımları atmıyoruz.
Yaklaşık çeyrek asırdır Dortmund’dayım. Bu şehir bir tren garını andırır; insanlar dünyanın dört bir yanından gelir, geçer, konaklar ve yeniden yola çıkar. Bir sokakta yürürken önce Türkçenin tanıdık sıcaklığı çarpar kulağıma; birkaç adım sonra Kürtçenin içli tınısı, Arapçanın ritmi, Fransızcanın kıvrak sesi, İtalyancanın neşesi, Yunancanın derinliği… Almanya’nın altıncı büyük şehri olan Dortmund’da yüz altmıştan fazla ana dil nefes alır. Her biri, kentin duvarlarına işlenmiş görünmez birer nakış gibi seninle konuşur.
Bu yüzden Dortmund bana hep bir insan müzesini hatırlatır. Sokakları hikâyelerle dolu koridorlardır. Merakla bir kapıyı araladığınızda, her ulustan insanlar kültürlerini bir kilim gibi önünüze serer. Bu müzede, Türkiye’den gelen ya da burada doğup büyüyen beş kuşak hâlâ aynı gökyüzünün altında yaşamaya devam eder.
Gettonun Sessiz Duvarları
Fakat aynı şehir, derin bir sessizliği de taşır içinde. İnsanların bir kısmı kendi küçük adalarına çekilir. Gettolar yalnızca semtlerin değil, aynı zamanda zihinlerin ve kalplerin çevresine örülmüş görünmez duvarlar oluşturur. Dil tam burada devreye girer: iki yakayı birbirine bağlayan köprüdür. O köprü yıkıldığında herkes kendi kıyısında mahsur kalır.
Ana Dilin Sıcaklığı
Bir eğitimci arkadaşımın anlattığı bir araştırmayı hatırlıyorum: Ana dilini iyi bilen çocuklar, Almancayı daha kolay öğreniyor, derslere daha iyi odaklanıyorlardı. Çünkü insanın kökünü oluşturan ilk sesler annenin sesi, ilk kelimeler, ilk anlamlar hayat boyu taşınan bir pusula gibidir.
Ama göçmen ailelerin gönlünde hep aynı korku dolaşır: “Ya Almanca öğrenemezse?” Bu endişe, çocukları kendi ana dillerinden uzaklaştırıyor. Oysa kaybedilen sadece kelimeler değil; kültürün sıcaklığı, evin içindeki bağların direnci de zayıflıyor. Bir yanda ana diline sıkışmış, yeni dili öğrenememiş yaşlı bir kuşak; öte yanda kendi ana dilini bile tam bilmeyen çocuklar… Böylece nesiller, iki dilin arasında değil, iki boşluğun arasında sıkışıp kalıyor.
Evin İçinde Bile Yabancı
Ana dilini bilmeyen çocuklar, çoğu zaman kendi evlerinde bile kendilerini yabancı hissediyor. Anneyle babayla konuşurken sözcükler duvarda yankılanıyor ama kalbe hiç dokunmuyor. Aynı sofraya oturmuş dört kişi, her biri başka bir dilin içinde… Böyle bir evde iletişim, nehrin ortasında yarım kalmış bir köprü gibi sallanıyor.
Kentle Kurulamayan Bağ
Dil öğrenilmediğinde şehir de yabancı kalıyor. İnsan, yaşadığı kentin ruhunu duyamıyor: meydanların anlamını, sokakların sesini, tarihi yapıların yıllardır fısıldadığı hikâyeleri… Şehir aslında konuşuyor, fakat çoğu zaman biz ona sırtımızı dönüyoruz. Böyle anlarda kendime soruyorum:
“Burada gerçekten var mıyız, yoksa sadece gölgemiz mi dolaşıyor sokaklarda?”
Aşırı Sağcılar….
Toplumla bağ kurmayan her göçmen, bir süre sonra önyargıların hedefi hâline geliyor. Aşırı sağcıların söylemlerinde “yabancı” olmak bir kimlikten çok, neredeyse bir suç gibi sunuluyor. Dil bilmeyen ve toplumun dokusuna karışamayan göçmen, kolayca etiketleniyor. Biz içimize kapandıkça, başkalarının çizdiği “tehlike” imgesine dönüşüyoruz kendi elimizle.
Dil: Okyanusa Akan Irmak
Oysa dil öğrenmek yalnızca topluma değil, insana en çok kendine iyi gelir. Bir kelime, iki insan arasındaki mesafeyi kısaltabilir. Öğrendiğimiz her cümle, komşuyla, iş arkadaşıyla, yoldan geçenle aramızdaki duvarın bir tuğlasını daha söker. Dil, okyanusa doğru akıp giden bir ırmak gibidir: Hiçbir dil diğerinin düşmanı değildir; hepsi aynı zihnin kıyısında barış içinde yaşar.Ve insan, bir ülkede diliyle var olur; diliyle görünür, diliyle dokunur, diliyle yaşar.
Göçmenlik yalnızca bir coğrafya değişimi değildir; insanın kendi kimliğiyle, kökleriyle ve yeni hayatıyla yaptığı uzun bir yolculuktur. Bu yolculukta dil, bizi birbirimize yaklaştıran, topluma dokunmamızı sağlayan, kendimizi ifade etme cesareti veren en temel araç… Eğer köprüleri dil ile kuramazsak, şehirler büyür ama içimiz daralır; sokaklar kalabalıklaşır ama yalnızlığımız derinleşir. Bu nedenle her göçmenin hikâyesi, aynı zamanda bir dil yolculuğudur. Ve belki de bu yolculuğun en önemli adımı şudur: Dili öğrenerek yalnızca bir ülkeye uyum sağlamak değil, o ülkenin hikâyesine kendi düşüncelerimizi ve sesimizi vermektir.
Asaf Demirhan














