Dün iki dostun ağız dalaşına tanık oldum. Biri ateist, diğeri kendine göre dindar. Vallahi kendimi tiyatro salonunda zannettim; tek eksik sahne sonunda alkış isteyen meddah.
Dindar arkadaş ateiste kızıyor:
“Oğlum, sen dinsiz kâfirsin! Allah seni dergâhından çoktan kovmuş. Daha sana ne diyeyim?”
Ateist ise gayet sakin:
“Tamam, hadi ben kâfirim. Ama sen Müslümansın ya… Kuran okudun mu?”
Cevap: Hayır.
“Ben okudum. Yetmedi, İncil’i, Tevrat’ı da karıştırdım. Sen?”
Cevap: Hayır.
Sonrası malum… Bizim ateist dost, ağzındaki lokmayı bölmeden yiyemiyor, hayvanı seviyor, doğayı koruyor, yetimin başını okşuyor.
Bizim dindar dost ise, kitabı açmamış, dediklerini yapmamış, ama “ben Müslümanım, sen kâfirsin” kartını her an cebe koymuş.
Şimdi buraya kadar anlattıklarım sadece iki arkadaş arasında geçen diyalog gibi görünebilir. Ama değil! Bu sahne aslında koskoca ülkenin özeti.
Çünkü siyasette, ekranlarda, kürsülerde hep aynı tablo:
— Dindarlık lafta, iman sloganda, vicdan ise reklamlarda.
— Yetim hakkı yenir, kul hakkı talan edilir, doğa beton uğruna yok edilir… Ama önemli değil! Yeter ki kimlikte “Müslüman” yazsın.
Ve sonra hep bir ağızdan bağırıyoruz: “Din elden gidiyor!”
Oysa din falan elden gitmiyor. Din yerinde duruyor. Gitmekte olan şey, bizim samimiyetimiz.
Sonuçta mesele ateist–dindar kavgası değil. Mesele, kimliğinde yazanı mı yaşıyorsun, yoksa sadece etiketini mi taşıyorsun?
Burada asıl tokadı hepimiz yemeliyiz. Çünkü çoğu zaman biz de aynıyız:
— “Ben çok dürüstüm” deyip fırsatını bulunca üç kuruş için yalan söyleyen,
— “Ben çok vicdanlıyım” deyip kapısının önündeki aç kediyi görmezden gelen,
— “Ben çok inançlıyım” deyip kitabını açmayan, hayatını hiç sorgulamayan…
İşte iğne de çuvaldız da buraya giriyor. Önce kendimize batıracağız, sonra başkasına.
Belki o zaman anlarız: Allah’ı kandırmaya kalkan, aslında sadece kendini kandırır.
Ve unutmayalım; Allah’ı kandırmaya kalkan toplum, vergi dairesini, seçim sandığını… haydi haydi kandırır!














