2
Bu arada Engin Şirin sözü kaptı:
“Molla Hocam, hem siz hem Mevlüt Hocam, Söz Bizde Gazetemizde yazıyorsunuz. Aslında biz buna yazmak demiyoruz. Bizi onurlandırıyorsunuz. Çünkü bir iddiayla yola çıktık. Para yok, pul yok ama onurlu bir iş yapalım düşüncesiyle bu gazeteyi yayınlamaya başladık.
Ve altı yıldan beri de bunu rahatlıkla sürdürüyoruz. Mevlüt Hocam’a şunu sormak isterim. Bu kadar çok eserin arasında şiirleri de var.
Bir köy çocuğu köyün üstüne şiir yazmaya nasıl başladı? Hangi şartlar onu şiire yönlendirdi? Bekleriz ki düz yazı yazsın. Düz yazı yazdığını da biliyorum ama şiire girişi bence çok önemli bir durum. Onu bir açıklarsa iyi olur.”
“Sevgili Engin, bilimsel olarak bir açıklamam yok. Ama köyde, bizim insanlarımızın arasında yetişirken esprili sözleri severdim. Çok türkü söylenirdi çevremizde. O türküleri de öğrendim. Ülkenin birçok yöresinde söylenen birçok türküyü söylemeyi de öğrendim. Dolayısıyla, türkülerin şiirlerden oluştuğunu daha bana ilk okulda öğrettiler. Ve ‘bu şiirler yazılarak türküleri oluştururmuş’ dediler. Türkülere katkı koyabilmek için köyde dördüncü, beşinci sınıftayken şiir yazmaya başladım. Köy Enstitüsü’ne gittikten sonra daha bilinçli bir şekilde öğretmenlerimizin de yardımıyla, şiir kitaplarını çok okuduğum için bakandan, milli eğitim müdüründen, milli eğitim bakanlığının genel müdüründen öğrendiğim, edindiğim birçok bilgiler oldu.
Onlar kitap okuyan, Köy Enstitülü çocukları çok seviyorlardı. Her gittikleri yerde çocuklar şiir okuyor mu, çocuklar şiir yazıyor mu, öykü yazıyor mu, roman yazma alışkanlığına giren arkadaşlarımız var mı? Cumhurbaşkanı’ndan, Milli Eğitim Bakanı’ndan, Genel Müdür’den böyle sözler işitiyorduk. Ben bu nedenle yüze çıkmak için, görünür hale gelmek için şiirler yazmaya başladım.
Özellikle 1940’lı yıllarda Türkiye’nin hemen hemen her ilinde, ilçesinde Halk Evleri vardı. Halk Evleri’nin de çıkardıkları sanat, edebiyat dergileri vardı. Böyle bir ortam içerisinde yazdığımız bütün şiirler o dergiler tarafından kabul ediliyor, benimseniyor, yayınlanıyor, hatta bize bazı dergilerden para bile gelebiliyordu.
Onun için çok heves ediyordum. Daha sonra Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ile karşılaştım. O da Milli Eğitim Müdürümüz ve Köy Enstitü Müdürümüz iş birliği içerisinde benim şiirlerimi alıyor, Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’e Ankara’ya gönderiyorlardı.
Ankara’da da Ulus Gazetesi’nin yurt ve kültür ekinde bir şiir köşesi vardı. Şiirlerim orada yayınlanıyor ve bana telif ücreti ödüyorlardı. Ben her bakımdan kıvanç duydum, sevindim ve onur duyduğum için şiir yazmaya o şekilde başlamış oldum.
Özellikle de çocuk şiirlerini çok sevdiğim için, zaten çevrem geniş olmadığı için, kültür alanım dar olduğu için çocuk şiirleri yazıyordum. Büyük şiirleri yazamıyordum çünkü daha kapsamlı geliyordu, daha ayrıntılı oluyordu. Ama çocuk şiirlerini yazmak benim için daha kolay oluyordu.
Ve çocuk şiiri yazmamın faydalarını her alanda, ömür boyunca gördüm. Özellikle öğretmenliğim sırasında, müfettişliğim sırasında öğrencilere yararlı olabilmek için çok çalıştım ve şiiri de hiç bırakmadım. Hala bugünlerde şiirlerimi yeniliyorum, yeni şiirler yazmaya da devam ediyorum.
Örnek bir şiir.
Köyüm
Türlü meyve biter, bahçe bağında,
Bal gibi ekmeği, aşı köyümün.
Yamacında serin yayla dağında,
Eksik olmaz karı, kışı köyümün.
…
Sürüler yayılır ötüşür çanlar.
Geceleri; koyun sağar çobanlar,
Kavalın sesi geldiği zamanlar
Şen olur ovası, başı köyümün.
…
Yaz gelince atar kaygıyı yası,
Tarlaların sarı başak kınası.
Ekin biçer oğlu, kızı, anası,
Altındır toprağı taşı köyümün. “
Mevlüt Kaplan Öğretmenimizin daha çocuk yaşta yazdığı bu şiir büyük bir halk ozanının yazabileceği bir şiirdir. Traktörlerin bile bulunmadığı bir dönemde bir köyün yaşamını, bir köyün gelişimini, doğasını ancak o dönemi bir öğrenci, bir insan bu kadar güzel yazabilir. İyi ki yazmışsınız, beyninize sağlık.
Daha nice yıllar yazmanızı dilerim.
Mevlüt Kaplan: “Çok teşekkür ederim, sağ olun!”
Devam edecek














