Ali sabah erkenden uyandı. Ayşe’ye baktı, deliksiz uyuyordu. Uyku, yaşamımızdan çalınan saatler diye düşündü.
Usulca yataktan kalktı. Perdeyi araladı. Sis denizini gördü. Hafif yağmur yağıyordu. Mevsime isyan eden havanın çığlığı duyuluyordu.
Kahvaltı devam ederken Nesrin hanımın gür sesi çatal bıçak seslerini susturdu.
– Arkadaşlar bu gün ulusal park açık hava müzesini gezeceğiz. Biliyorum, hava durumu çok uygun
değil, fakat ne yazık ki zamanımız yok. Yarın bu şehirden ayrılıyoruz.
Büyük otobüsü dolduran insanlar az çok birbirini tanıyordu. Şoför ve yerel rehber ise yeniydiler.
Otobüs Milli Parkın kapısında durdu. Yolcuları indiren araçlar otoparkta yer bulmaya çalışıyorlardı. Ali otobüsten indi. Otopark papatya tarlası gibiydi. Görebildiği her yer araçlarla dolmuştu.
Nazlı nazlı yağan yağmur, şiddetini artırdı. Otobüsten inenler sığınacak bir saçak altı aramaya başladılar.
Meydanda sıra sıra dükkanlar vardı. Belki yavaşlar ümidiyle dükkanlara sığındılar.
Satıcılar günün durumuna uygun eşyaları ön kısma diziyorlardı. Bazıları daha giyerken yırtılan giy- at yağmurluklar, şemsiye, galoş gibi acil ihtiyaç malzemeleri, vb .
Bu havada yürümeyi göze alamayan bir kaç arkadaş otobüste kalmayı seçti.
Yağmurluk ve galoşlarını giyen gruplar parkın kapısından içeri giriyorlar. Kısa süre sonra tek tip giysiler içinde binlerce insan alanı doldurmuştu. Güneş tepede gözüktüğü andaki, koyun sürüleri gibi. Önlerindeki keçiyi takip edip kafalarını önündekinden ayırmadan yürüyorlar.
Rehberlerde mikrofon, katılımcılarda kulaklık. Öbek öbek aynı giysili insan kalabalığı. Her grup başka dil, başka renk. Sürüyü iyi takip etmeli. Mesafe biraz açılınca başka bir dilde konuşmalar duyabilirsin. Bazen sürü karışabilir. Dünyanın üçte birinin yaşadığı ülkeye yağmurun tamamı yağıyor.
Kısa süre sonra yağmurluk ve galoşlar işe yaramaz oldular. Vücudumuz yağmurla tanıştı. Geziden vazgeçmeye kimsenin niyeti yok.
Manastıra girdik. Yağmurdan kurtulduk. Yavaş yavaş dolaşıyoruz. Rehberimiz müjdeli haberi verdi.
– Son bir yerimiz kaldı. Sonra dönüşe geçeceğiz. Buradan çıkıyoruz. Zamanının bilgisayarı olan heykel parkını göreceğiz.
Grup kapıya yöneldi. Ali, ilginç bulduğu bir yerin fotoğrafını almadığını fark etti. Fotoğrafı çekti, karşı holden kapıya yöneldi. Bir gözü de Ayşe’de ya da çantasında.
Ali bahçeye çıktı. Rehberin sesini duyuyor. Öbek öbek insan gruplarına yanaşıyor. Ses azalıyor, çoğalıyor. Hiç birisi bizimkiler değil. Bağırdı, çağırdı, sesini duyuramadı. Kulaklığındaki ses uzaklaşmaya başladı. Yağmur bardaktan boşalır gibi ara vermiyordu. Çemberi genişletti sağa koştu, sola koştu. Kuş olup uçmuşlardı. Yürümekten vazgeçti, artık koşuyordu. Su yığınlarının içinden geçiyor, dereden atlarken ayaklar suya dalıp çıkıyor, koşuyordu.
Heykel alanına ulaştı. Hızlıca alanı dolaştı. İnsan çoktu, tanıdık bir yüz yoktu. Kaybettiği zamanı düşünerek, “gelip, dönmüş olmalılar” .
Dönüş yolunda zırıltılı bir sesle Türkçe kelimeler duydu. Pür dikkat etrafı kolaçan ettiyse de kimseye rastlamadı.
Ayakları yerden kesilerek koştu. Kaybolduğu noktayı yeniden dolaştı. Buhar olup havaya karıştılar.
Elbiseler ıslanmış, ayakkabılar su dolmuş. Denize giren haşemalı kadınlara benzemişti.
Grubu bulmaya dair umudu kalmadı. Otobüsü bulacak mıydı? Kalbinin sesini yanından geçenler duyacak sandı. Gökyüzü delinmiş, yağmur soluk aldırmıyordu.
Ne zorlukları aşarak gelmişti. Vize almak bir dertti. Bir yığın evrak gerekiyordu. Diğer ülkelerden farklı olarak, adli sicil kaydı isteniyordu. Öğrencilik yıllarında Mao’cu olmaktan bedel ödemişliği vardı. Şimdi bu yüzden Mao’nun ülkesine giremiyordu. Telefonun sesi ile irkildi.
– Dönüşe geçtik, geliyoruz. Otobüsü bulamazsan, kapıda bekle.
Derin bir soluk aldı. “Unutulmamışım”.
Bir an önce otobüse varmak istedi. Otobüs tarlasında koşmaya başladı.İnsanlar gibi otobüsler de birbirine benziyordu. Otobüste kalan arkadaşlarını gördüğünde kabus bitmiş, hafiflemişti.
Arkadaşlarına hızla yaşadıklarını anlattı. Otobüsün arka koltuğunda ıslak elbiselerinden kurtuldu.
Sudan çıkmış balık gibi arkadaşlar otobüse doluştular.
Ayşe çevreye bakınarak geliyordu. Otobüste olduğundan habersiz gözleriyle Ali’yi arıyordu. En son kapıdan girdi. Hızla otobüsü süzdü. Ali’yi gördü. Arkadaşlara çarpa çarpa geldi, Aliye sarıldı.
Zar zor kendini kurutmuştu, Ayşe’nin ıslak kolları sıcak geldi.
Ali soluk almakta zorlanıyordu. Çok sıktığının farkında olmayan Ayşe’nin sözleri obüste yankılandı.
-Artık fotoğraf çekmek yok. Ya, Tiananmen meydanında kaybolsaydın?
Duran Çoban
25-11-2024
Bursa














