Uzun zamandır kafamı kurcalayan bir meseleyi bu haftaki yazıma taşıyayım dedim.
Aslında bu konuyu daha önce hikâye diye yazmıştım.
Belki ileride kitap olur, belki de raflarda “okunmamış ama çok şey anlatanlar” bölümünde yerini alır.
Ama bugünlük hikâyeyi bir kenara bırakıp, biraz durum değerlendirmesi, biraz da memleket klasiği yapalım.
Üç kız çocuğu babasıyım. Bunu daha önceki yazılarımda da yazmıştım.
Çocuklarım küçük olduğundan okula gidiyorlar. Ben de görev bilinciyle, vatan savunur gibi veli toplantılarına katılırım.
Çünkü bu ülkede çocuk büyütmek, zaten başlı başına bir kamu görevi.
Geçen sene bir veli toplantısında öğretmenle küçük bir ağız dalaşı yaşadık. Öyle büyük bir mesele değil; memlekette her gün yaşanan türden.
Ama öğretmenin ağzından çıkan bir cümle var ki, o günden beri beynimde dönüp duruyor:
Ben otuz altı yıllık eğitimciyim.
Bunu söylerken ses tonunda hafif bir “sen daha çocuksun” edası, bakışlarında ise “bu sınıf benim” bakışı vardı.
O an fark etmedim ama sonra jeton düştü:
Bu “otuz altı yıl”, sadece tecrübe değil; bir koltukla kurulmuş uzun soluklu bir ilişkiydi.
O olaydan sonra dikkatle bakmaya başladım. Çocuklarımın okullarına… Öğretmen odalarına hatta.. Koridorlara…
Ve fark ettim ki öğretmenlerin çoğu altmış yaş üstü.
Hatta bazıları emekliliği iki kez geçmiş ama hâlâ ders anlatıyor.
Demek ki meslek aşkı başka bir şey.
Ya da koltuk sevgisi.
Şimdi burada insan ister istemez saf bir soru soruyor:
Bu öğretmenler emekli olsa, şu malum atanamayan öğretmenler meselesi biraz olsun çözülmez mi?
Ama durun, hemen itiraz etmeyin.
Çünkü bu ülkede her sorunun hazır bir cevabı vardır:
Emeklilerin durumu ortada!
Haklısınız.
Sistem bozuk!
Doğru.
Kimse iyi durumda değil!
Ona da tamam.
Zaten biz hep haklıyız. Sorunlar hep soyut, çözümler hep imkânsız, fedakârlık ise hep başkasından beklenir.
Ama lafa gelince nasıl bir milletiz biz?
Komşusu açken tok yatmayan…
Lokmayı bölmeden yemeyen…
Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz…
E tabii, bu “birimiz” genelde hep aynı kişiler oluyor.
“Hepimiz” kısmına gelince bir bakıyoruz, ortalık sessiz.
Şimdi meclistekilere kızıyoruz:
“Koltuktan kalkmıyorlar!”
Başımızdakilere kızıyoruz:
“Ölene kadar bırakmıyorlar!”
E peki bize ne oluyor?
Bizim koltukla aramızdaki bu derin bağ nereden geliyor?
Bir koltuğa oturduk mu, sanki tapusu cebimize giriyor. Kalkmak ihanet, yer vermek vatan hainliği, emeklilik ise neredeyse ölüme dönüşüyor.
En iyisi…
Yazıyı bir hikâyeyle bitireyim, çünkü bazı gerçekler düz anlatılınca ağır gelebilir.
Eskiden İstanbul Sirkeci’de işkembeciler varmış. Kelli felli, takım elbiseli bir adam girip oturmuş.
Garsona seslenmiş:
Bir işkembe!
Çorba gelmiş, adam bir kaşık, iki kaşık derken kaşığı bir şeye takılmış.
Sinirlenmiş, garsonu çağırmış:
Bu ne!
Garson gayet sakin cevap vermiş:
Beyefendi, içtiğiniz üç kuruşluk işkembe çorbası.
Bunun içinden İspanyol kumaşı çıkacak değil ya… Çıksa çıksa paçavra çıkar.
Şimdi biz de millet olarak biraz buyuz.
Üç kuruşluk çorba içip, içinden ipek bekliyoruz.
Bizi yönetenlerden şikâyet ediyoruz ama unuttuğumuz bir şey var:
Onlar da bizim içimizden çıkma değiller mi?
O yüzden belki de bazı şeyleri fazla büyütmeden, aynaya biraz daha uzun bakmak gerek.
Bir kusurum olduysa, koltuğunuzdan rahatsız ettiysem…
Affola.














