Bu dünyada en güzel ayrımcılığı biz yaparız. Yaptığımızda öyle yaparız ki, bütün dünyayı bir araya getirseniz bile bize yetişmezler. Elimize su döküp yaptığımızı kabul ettiremezler.
Durun, hemen kaşlarınızı çatmayın. “Ne demek istiyor bu?” bakışlarınızı yakaladım.
Evet, yakaladım bakışlarınızı.
Hangi millettensek, en kutsal millet biziz. İnanmadınız mı? Bir düşünün…
Bu konuda bolca atasözümüz, hikâyemiz, destanımız var. Bir kenara not edin:
Hangi ırktansak, o ırk en cesur, en kahraman, en mert ırktır.
İnanmayan soyuna sopuna baksın. Tabii soyunuz da kahraman çıkmazsa üzülmeyin, biz zaten inandırıcı bir hikâye uydurur, hep beraber de inanırız.
Gelelim dine, mezheplere… Biz hangisindensek, cennetin baş köşesi bizimdir.
Bizim dinden, bizim mezhepten olmayanlar giremez. Kime göre? Bize göre.
Kutsal kitabımızda yazar mı? Eh, bize göre yazar. Biz istersek yazar.
Gelelim sokağa… Orada yaptığımız ve kabul bile edemediğimiz ayrımcılıklarımıza.
Şöyle bir etrafımıza dikkatle bakalım: Çingene… Ne ifade ediyor? Kürt, Laz, Çerkez, Yörük, Manav, Muhacir… Daha sayayım mı?
Bunu da geçelim, çünkü burası biraz hassas çizgilere kayıyor, malum, başımıza iş almayalım.
Ya cinsel eğilimi farklı olan insanlar … Bunların yaşadıklarını mı anlatayım?
Kim ayrımcılık yapıyor? Kesin biz değiliz! Biz öyle şeyler yapmayız.
Biz sadece “doğruyu” gösteririz (!).
Onların ne yaşadıkları bizi ilgilendirmez, yeter ki bizden uzak dursun, içimize girip bize benzemesinler.
Neyse, en iyisi tehlikeli sulardan çıkıp, başıma iş almadan daha masum bir konuya geleyim: Engellilere.
Onların yaşam koşullarını zorlaştırmak, öz haklarını engellemek, erişimlerini kısıtlamak… Bunlar bizde “günlük aktivite” sayılır.
Ama sonra yardıma koşar, vicdanımızı rahatlatırız. Çünkü engellilere yardım etmek bizde hem sevap hem ahiret sigortasıdır.
Geçenlerde engelli bir dostumla Ürkmez’de belediyenin açtığı bir sosyal tesisin açılışına katıldık.
Adı üstünde “sosyal” tesis… Yedi tane tuvalet, soyunma kabini var. Engelli için? Yok.
Onu geçtim, sosyal tesisin girişinde bile engelli rampası yok. Yani daha kapıdan başlıyoruz ayrımcılığa.
Arkadaşım orada çalışanlara, “Burası engellilere kapalı mı?” diye sorunca, çalışanlar hemen, “Olur mu öyle şey!” dediler.
Etrafında toplanıp onu kucaklayarak içeri almak istediler.
Arkadaşım da dedi ki:
— Arkadaşlar, benim buraya girmem için giriş yapmamışsınız ki… Bu benim doğal hakkım. Siz şimdi benim üzerimden sevap kazanıp cennete gitmeyi mi düşünüyorsunuz?
Bakın, gördünüz mü? Ne güzel ayrımcılık yapıyoruz.
Hem de güler yüzle, şefkatle, “iyilik” adı altında.
Ayrımcılık bizde bir sanat dalı. Üstelik “milli kültür” etiketiyle korunuyor.
İşte biz böyleyiz…
Ayrımcılık yaparken bile kalbimiz temiz(!), niyetimiz iyi(!).
Ve en güzeli… Bizde buna “ayrımcılık” denmez, “bizim kültürümüz” deriz.
O yüzden boş verin yazdıklarımı….
Hadi hep birlikte siyah gözlüklerimizi takalım. Dünya bize pembe görünsün..














