1920 Eylül’ünde, Bakü’de bir araya gelen 74 Türkiyeli delege, Komintern’in ateşli nutukları ve Sovyetlerdeki sosyalizmin yeni dünya vaatleriyle Türkiye Komünist Partisi’ni ilan ettiğinde, salonda hissedilen şey coşku kadar bir tür gerilimdi. Masanın bir ucunda Dersim’den gelen Kürt ağaları, diğerinde Van’dan Ermeni komitacılar, ekseriyetle İstanbul ve İzmir’den gelmiş ve çoğunluğu oluşturan Türk işçi önderleri oturuyordu. Kâğıtlara çizilen haritalar, dillerde dolaşan özgürlük tasarıları aynı masada birleşiyordu sanki. Bu birliktelik, daha ilk günden devlet aklının çizdiği görünmez sınırların gölgesine düşmüştü.
Kürt delege Salih Zeki’nin, “Koçgiri’den Ağrı’ya toprağımız, dilimiz, meclisimiz olmalı” çıkışının yarattığı sıcaklık Mustafa Suphi’nin sözleriyle soğutuldu. Suphi, “Proleter enternasyonalizm, burjuva milliyetçiliğine fırsat tanımaz” derken, sözlerin ardında Komintern’in stratejik öncelikleri vardı. Aynı gün, Ermeni delege Vahan Malumyan’ın “1915’in tanınması ve Batı Ermenistan’ın iadesi” talebi, tutanaklara bile geçmedi. Rus yetkili Zinoviev yıllar sonra, Malumyan’ın neden susturulduğunu açıkça söyleyecekti: Ankara’ya ulaştırılacak Moskova silahları, devrimci taleplerden daha acil sayılmıştı.
Bu tercih, yalnızca o salondaki dengelerin değil, Türkiye solunun ilerleyen on yıllardaki ahlaki sınavlarının da habercisiydi. Behice Boran, 1971’de TİP Kongresi’nde bu yarayı açıp “Bakü’de Kürt ve Ermeni halklarını ‘feodal artık’ diye öteleme hatası, sınıf indirgemeciliğin kara lekesidir. Bu yüzden devrimciler, Şeyh Said isyanında, Zilan Deresi’nde ölen Kürtlerin yanında duramadı” diyecekti. İsmail Beşikçi’nin ortaya çıkardığı belgeler de aynı noktayı gösteriyordu: Kürt delegelerin özerklik talebi tutanaklarda “bölücü sapma” olarak kayda geçmişti; üstelik aynı günlerde Bolşevikler, Ermenistan’a Sovyet özerkliği sözü veriyordu.
Yılmaz Çamlıbel ise bu tabloyu tarihsel bir ironi olarak yorumladı: TKP’nin sınıfsal birlik söylemleri, devrimcilerin Lozan’da Kürtlerin ve Ermenilerin silinmesine razı olmasını sağladı. Mahmut Çetin’in çalışmaları, bu sessizliğin ayrıntılarını gösterir: Ermeni delege Agop Abazyan’ın “Van’daki köyümüz işgal edildi, tazminat istiyoruz” sözleri metinlerden tamamen çıkarılmıştır. Aynı Komintern, Nahçıvan’ı Ermenistan’dan koparıp Azerbaycan’a bağladığı günlerde, Bakü kürsülerinde ulusal sınırların “emperyalizmin ürünü” olduğu ilan ediliyordu.
Salih Zeki’nin “Biz köle değiliz” çığlığına karşılık, kongrenin kabul ettiği programda yalnızca toprak reformu maddesi kaldı. Kürtçe eğitim talebi “ileride tartışılır” denilerek ertelendi, Ermeni tazminatı “sınıf mücadelesinin zaferiyle çözülecek” gerekçesiyle rafa kalktı. Komintern’in gizli talimatı ile TKP Merkez Komitesi’ne tek bir Kürt üyenin bile girmesine izin verilmedi.
Suphi, Kürt teorisyen Salih Zeki, Ermeni devrimci Agop Abazyan ve Türk işçi lideri Ethem Nejat gibi yoldaşlarıyla birlikte, Osmanlı’nın çöküşünden doğan yeni bir dünya hayali kuruyordu; sınıf mücadelesini ulusal kurtuluşla harmanlayarak, Anadolu’yu sosyalizmin kalesi yapmayı düşlüyordu. Ancak bu rüya, devletçiliğin soğuk gerçekliğinde paramparça olacaktı; Kemalist hareketin pragmatizmi, solun naif kardeşlik umutlarını ezerken, sınıf mücadelesinin sapkın bir yorumuyla milliyetçilik zehri kana karışmıştı. Suphi ve 14 yoldaşı, Bakü’den yola çıktıklarında, Sovyet desteğiyle silah ve propaganda malzemesi taşıyorlardı; ama Ocak 1921’de Erzurum’a vardıklarında, Ankara’nın buz gibi rüzgarı yüzlerini yaktı, devrim kardeşliğinin yerine devlet şiddetinin göreceklerdi. Kars’ta “misafir” edildikleri handa, kapıdaki jandarma nöbetçisinin tüfeğinin dipçiği, onları bekleyen sonun ilk adımıydı; burada, Kazım Karabekir’in emriyle gözaltına alınmışlardı, sözde korunmak adına, ama aslında tuzağın ilk halkası örülüyordu.
28 Ocak gecesi Trabzon limanına ulaştıklarında, hazır kıta bekleyen Yahya Kahya’nın adamları tarafından, “TKP heyeti Sovyetler’e geri götürülecek” yalanıyla küçük bir motora bindirildiler. Açık denize çıktıklarında, Topal Osman’ın çetesi motoru kuşattı; Sovyet arşivlerindeki kaptan raporuna göre –Rus Devlet Arşivi RGASPI Fond 532’de saklanan belgede– güvertede kurşun borularla dövüldüler, Suphi “Ankara hainleri!” diye haykırdı son nefesinde, cesetler denize atılmadan önce karınları yarılıp taş dolduruldu ki dibe batsınlar ve izleri silinsin. Aynı gece karada kalan Mustafa Suphi’nin eşi Maria Suphi de “kaçmaya çalışıyor” bahanesiyle vuruldu; Bakü’deki kız kardeşine yazdığı son mektupta, katliamdan on gün önce, “Mustafa, Ankara’nın bize kuyu kazdığını biliyor ama yine de yürüyecek” demişti, bu satırlar trajedinin önsezisini taşıyordu. Bu cinayet, sadece bedenleri değil, halklar arası köprüleri de boğmuştu; Kürt, Ermeni ve Türk devrimcilerin birliği, devletçiliğin milliyetçi sapkınlığında eriyip gitmişti.
Ankara Hükümeti olayı görmezden geldi. Sovyetler ile iyi ilişkiler kurulan bir dönemde bu kadar sansasyonel bir olayın suskunlukla geçiştirilmesi aslında katliamın siyasi anatomisini ortaya koyuyordu; Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 1 Şubat 1921 tarihli gizli celse zabıtlarında, olay “Karadeniz’de kaybolan komünistler” olarak geçiyor, fail sorulduğunda ise “bölgedeki çeteler sorumludur” denilerek sorumluluk üstlenilmiyordu. Topal Osman’ın itirafı ise daha çarpıcıydı; 1923’te bir meyhanede sarhoşken “Ben o kafirleri temizledim!” diye övünmüş, bu sözler dönemin milletvekili Hüseyin Avni Ulaş’ın anılarında yer almıştı, Cumhuriyet Arşivi’nde saklanan belgelerde. Sovyetler’in tepkisi pragmatikti; silah sevkiyatını kesmemek adına protestoyu hafiflettiler, Tarihçi Erik Jan Zürcher gibi isimler, Atatürk’ün Suphi’yi potansiyel bir tehdit olarak gördüğünü ve Kemalist hareketin Sovyet desteğini riske atmadan bu tasfiyeyi düzenlediğini savunuyor; bu iddialar, Çiçerin’in Rus Dışişleri Arşivi’nde yer alan “Suphi’nin tasfiyesi, Kemalistlerle ilişkilerin bedeliydi” notuyla destekleniyordu. Bu sessizlik, sınıf mücadelesinin uluslararası boyutunu devlet çıkarlarına kurban etmenin trajik bir örneğiydi; solun kendi içindeki körlüğü, devleti “devrimci” sanmakla başlamıştı.
Kanıtların diri tuttuğu trajedi, cesetlerin izinde devam ediyordu; 1921 Şubat’ında Trabzon sahiline vuran iki ceset, halk tarafından gizlice gömülmüştü, bir balıkçının torunu 2007’de TÜSTAV’a verdiği röportajda “Dedem, karınları yarılmış iki cesedi taşlıkta gömmüştü” diye anlatacaktı. Suphi çiftinin mezarsız ölümü, TKP’nin “sınıfsal birlik” söyleminin gerçekte kimliksiz bir devrim yarattığının sembolü haline geldi; Kürt ve Ermeni yoldaşlarını Bakü’de kucaklamalarına rağmen, Ankara’da milliyetçi tuzaklara düşmüşlerdi. Behice Boran, 1977’de “Türkiye Solunun Eleştirisi”nde bu trajediyi şöyle yargılamıştı: “15’lerin ölümü, devlet şiddetinin değil, solun kendi içindeki körlüğün trajedisidir; Bakü’de Kürt ve Ermeni kardeşlerini görmezden geldiler, Ankara’da ise devleti ‘devrimci’ sandılar; Karadeniz’de boğulan, sadece bedenleri değil, halklarla kurulmamış o kırık köprülerdi.” Olan biteni özetleyen bu sözler sınıf mücadelesinin sapkın devletçilikle çarpıtılmasının acısını hafızalara adeta kazıyordu.
Tarihin dilsizliği, katliamdan üç ay sonra Çerkez Ethem’in Yunanistan’a sığınmasıyla, Yeşil Ordu’nun tasfiyesiyle ve 1925 Takrir-i Sükûn Kanunu’yla zincirlenmişti; Topal Osman 1923’te linç edilirken, Yahya Kahya 1920’de İzmit’te “asi” diye vurulmuştu, failler yok olsa da geriye Nâzım Hikmet’in dizelerindeki karanlık soru kalmıştı: “Karadeniz’in üstünde güneş doğarken, niye kızıl değil de kan rengi?”
Suphi’nin Karadeniz’in karanlık sularında yok oluşundan sonra TKP’nin nefesi kısılmış, örgüt bir hayalet gibi yeraltına çekilmişti. Ankara’nın baskısı, yalnızca sokaklara değil, partililerin zihinlerine de çökmüş; artık silahlı direniş, hayal bile edilmeyecek kadar uzak bir ihtimal haline gelmişti. Şefik Hüsnü’nün 1922’de başlattığı toparlanma girişimi, 1925 Takrir-i Sükûn’la sert bir duvara çarptı. O yıl beş yüzü aşkın komünist mahkeme önüne çıkarıldı, Nâzım Hikmet gibi isimler zindanlara atıldı. TKP, mücadele azmini yasal çerçevelere hapsetmek zorunda kaldı; radikal hamleler yerini sendika toplantılarına, propaganda broşürlerine bıraktı. Sovyetlerin sıcak ama belirleyici eli, partinin kendi devrimci yolunu bulma ihtimalini daha da küçülttü.
1930’lar ve 40’larda parti, marjinal bir sese dönüştü. II. Dünya Savaşı sonrasında kısa süreliğine “meşru” ilan edildiler, ama bu nefes aralığı Tan Gazetesi baskını, 1947 tutuklamaları ve abluka altında geçen dernek toplantılarıyla boğuldu. Radikal solun gözünde TKP artık “devrimci” değil, “devletin izin verdiği ölçüde solcu”ydu. 1950’lerde Demokrat Parti’nin baskısıyla yeni bir dalga geldi; 1951 Tevkifatı’nda Zeki Baştımar gibi önde gelenler hapse girdi, parti yönetimi Doğu Almanya ve Moskova’ya taşındı. Silah yerine sandık, devrim yerine reform konuşulmaya başlandı. 1960’larda TİP ile kurulan dolaylı bağlar, Kruşçev’in barışçıl geçiş tezlerine yaslanan bir “revizyonizm” damgası yedi.
12 Mart öncesi genç kuşak silahı eline alırken, TKP hâlâ legalizme sarılıyordu. Mihri Belli’nin Milli Demokratik Devrim teziyle yolları ayrıldı; Mahir Çayan’ın dilinde “sosyal faşist” yaftasıydılar. Parti, Bizim Radyo yayınlarıyla yurtdışından seslenmeye çalışsa da 12 Eylül’ün demir kapıları bu cılız sesi de susturdu. Yüzlerce üye tutuklandı, örgüt kalan ömrünü legal parti pasifliğinde sürdürdü. 1987’de kurulan Birleşik Sosyalist Parti gibi girişimler, devrimci hedefi seçim sandıklarında arayan, “burjuva demokrasisi” içinde eriyen yapılar olarak eleştirildi.
Maoist ve Troçkistler, TKP’yi çoktan “sözde komünist” hanesine yazmıştı. Kaypakkaya, 1972’de TKP/ML’yi kurarken, Suphi’nin mirasının Sovyet revizyonizmine satıldığını söyledi; TKP’yi, devrimi erteleyen, devletle uzlaşan bir “oportünist çete” olarak tanımladı. Devrimci Yol’un önderleri de aynı fikirdeydi: Pasifizm, legalizm, silahlı mücadeleyi reddetmek… Troçkist yayınlarda ise parti, Stalinist bürokrasinin taşeronluğunu yapan, proletarya diktatörlüğünü terk etmiş bir yapı olarak tarif ediliyordu. 1990’larda Öcalan’ın yönelttiği eleştiri de aynı damarı besliyordu: Türk devletçiliğine yakın durmak, ulusal kurtuluşu sınıf teorisinin satır aralarına gömerek silahlı direnişi küçümsemek. TKP’nin yüzyıllık hikâyesi, devrimci potansiyelin devletle flört ettikçe nasıl solduğunun, ideallerin nasıl “izin verilen” ölçüye sığdırıldığının ibretlik bir kaydıydı.
1980 darbesi TKP’yi yalnızca dağıtmadı; yeraltındaki ince damarlarını koparıp hafızasını da paramparça etti. Hücre evleri sustu, kadrolar Doğu Bloku şehirlerine savruldu, Suphi’nin Bakü’de kurduğu enternasyonalist tahayyül, ülkenin sınır hatlarına sıkışmış bir anıya dönüştü. 2001’de SİP, adını TKP yaparak sahneye tekrar çıktı; Aydemir Güler ve Kemal Okuyan’ın kurduğu hat, kâğıt üzerinde Marksist-Leninist bir programı sahiplenirken pratikte “sosyalist vatanseverlik”le ulus-devletin ideolojik iklimine eklemlendi. Bu çizgi, Cumhuriyet’i “ilerici bir kopuş” diye kutsayıp Atatürk’ü “anti-emperyalist” simgeye dönüştürdükçe, Suphi’nin sınıf temelli ve halklar arası dayanışma çağrısı geri plana itildi.
“90. Yıl Tezleri”nin (2007) mantığı açıktı: Cumhuriyet’in laik ve anti-emperyalist birikimi, sosyalizme sıçrama tahtasıydı. Okuyan’ın 2010’larda yazdığı metinler, bu varsayımı sistemleştirdi: Atatürk’ün “anti-emperyalist mirasına sahip çıkmak”, sanki sınıf iktidarını hedefleyen bir stratejinin doğal adımıymış gibi sunuldu. Gramsci’nin “milli-popüler” bloklarına benzer bir yer değişimi oldu: sınıf siyaseti, ulusal birliğin semantiğine taşındı; devrim, devletin modernleştirici anlatısının içinde “koruma” görevi olarak yeniden tarif edildi. Althusser’in dediği türden bir içselleştirme yaşandı: parti, devleti karşısına almak yerine, onun ideolojik aygıtlarının dilini devraldı.
Bu dönüşümün en çıplak aynası Kürt meselesiydi. Marx’ın, ulusal baskının işçi sınıfı birliğini zehirlediği uyarısı ve Lenin’in “kendi kaderini tayin” hakkını enternasyonalizmin koşulu sayan ısrarı ortadayken, TKP Kürt hareketini çoğu kez “emperyalizmin aparatı” ya da “feodal kalıntı” diye mahkûm etti. 2013’te Gezi’nin çoklu bileşenleriyle yan yana gelmek yerine, “kimlik siyaseti” uyarısıyla mesafe alındı; 2015’te HDP’nin seçim başarısı karşısında “çözüm işçi sınıfı birliğinde” söylemi, somut ittifakları ertelerken devletin “milli birlik” retoriğine fiilî bir selam niteliği kazandı. Tez yalnızdı, pratik yoktu: sınıf birliği soyutlandı, ezilen ulusun somut hak talepleri görünmezleştirildi.
Partinin cumhuriyetçilikle kurduğu bağ, teorik düzeyde de bir kırılmaydı. Engels’in burjuva devrimlerinin kapitalist birikimi derinleştirdiği saptaması ve Lenin’in burjuva devletinin tasfiyesine ilişkin ısrarı, “Cumhuriyet’in kazanımlarını korumak sosyalistlerin görevidir” cümlesinde yer değiştirip devleti hedef olmaktan çıkararak koruma nesnesine çevirdi. “Laiklik ve bağımsızlık” doğru taleplerdi; fakat bu iki doğru, sınıf iktidarını hedefleyen bir stratejiye bağlanmadığında, Kemalist modernleşmenin gölgesinde pasif bir savunma siyasetine dönüştü. “Onlar Abdülhamid’i, Vahdeddin’i göğsüne taksın, biz göğsümüze Mustafa Kemal’i takacağız. Onlar Said-i Nurisi’yi taşısın göğsünde biz Suphi’yi taşıyalım.” şiarı tam da burada bir düğüm: 1925 isyanını “feodal gericilik” etiketiyle tek bir sepete koyup Kemalist modernleşmeyi devrim diye parlatmak, hem Kürt halkının tarihsel ezilme kayıtlarını hem de devletin devamlılığını görmezden geldi. 2018’deki “Vatan, Cumhuriyet, Emek” mitinginin sahne düzeni, “Şehitlerimizin önünde diz çöküyoruz.” eylemi bile bu fikriyata uygundu: sınıfsal çatışmanın yerini popülist “milli seferberlik” aldı. Devrimci söylemlerin yerini İttihat ve Terakkici nutuklar aldı.
2007–2012 Ergenekon/Balyoz sürecinde kurulan örtük ittifak, bu eğilimi daha belirgin kıldı. TKP, Kemalist elitlerin “ulusal bağımsızlık” adına savunulmasını, sınıf siyasetinin bir gereği gibi takdim etti. Oysa devleti kurumsal bir bütün olarak eleştirmek yerine, orduya laikliğin son kalesi misyonu vermek, sınıf mücadelesini “ulusal birlik ve laiklik” mitinin içine gömmekten başka bir şey değildi. Siyasetin zemini, fabrika kapılarından mahkeme koridorlarına; sendika kürsülerinden Genelkurmay koridorlarına kaydı.
Bütün bu tablo, Suphi’nin mirasıyla bir başka gerilimde kesişiyor: 1920 Bakü hattı, yalnızca Moskova’ya uzanan bir telgraf değil, “Şark’ın mazlum milletleri” arasında Kürt ve Ermeni devrimcilerle kurulan eşitlikçi olma iddiasında bir dayanışma diliydi. Yeni TKP’nin ulusalcı eğilimi, bu çoğul dile mesafe koyarak, enternasyonalizmi “yurt savunması” kalıbında daralttı. “Sosyalist vatanseverlik” böylece bir köprü değil, bir kapatma mekanizmasına dönüştü: sınıfın evrensel ufku, ulus-devletin ideolojik sınırlarına hapsedildi.
Suphi’nin katledilişi konusunda dolaşımda olan belgeler ve anlatılar, partinin Atatürk imgesini steril tutma ısrarıyla çatışıyor. 29 Aralık 1920 tarihli telgrafın Trabzon’da gözetim talimatını içerdiği, Meclis’in 1 Şubat 1921 gizli celselerinde olayın “çeteler” diye geçiştirildiği, Topal Osman ve Yahya Kahya gibi figürlerin devletle iç içe bir şebeke olarak iş gördüğü, Karabekir’in Kars’taki işlemlerinin Ankara’yla koordinasyon içinde yürüdüğü ve Sovyet arşivlerinde (RGASPI, fond 532) Çiçerin notlarında “tasfiye”nin iki başkent arasındaki mutabakatın bedeli olduğuna dair imalar… Bunlar, tek başına kapalı bir hüküm kurmaya yetmese de, partinin “aklama refleksi”nin politik motivasyonla çalıştığını gösterir. Tarihsel gri alanların üstünü boya ile kapatmak, sosyalist bir partinin işi olamaz; belgelerin rahatsız edici ihtimallerini, sınıf perspektifinden soğukkanlıca tartmak gerekir.
İçerden eleştirilerin seyri de öğretici. 2014’te HTKP ile TKH’nin ayrılığında dile getirilen “milliyetçi körlük” tanısı, partinin devletçi popülizme kayışını bir sapma değil, süreklilik olarak okuyor. Bu okuma, 1920’de devlet himayesinde kurulan TKF(Sahte TKP) ile 2000’lerdeki TKP arasında rahatsız edici benzerlikler kuruyor: enternasyonalizmin yerini yurt söylemi, sınıfın yerini millet alıyor.
Buradan nereye? Çıkış, iki basit ama zor hamlede gizli. Birincisi, enternasyonalizmi yeniden somutlaştırmak: Kürtlerin ve Ermenilerin tarihsel adalet talebi, yalnızca “kimlik” meselesi değil; işçi sınıfının birleşik eyleminin koşulu. Ezilen ulusun ayrılma hakkını tanımayan hiçbir birlik, sınıf birliği değildir; zorla yan yana duruştan siyaset çıkmaz. İkincisi, cumhuriyet meselesini tersinden kurmak: laikliğin ve bağımsızlığın değeri, onları burjuva devletinin ilerici mitine emanet etmekte değil, bu kazanımları emek iktidarının programına gömmekte. Laiklik, işyerinde sendika kırıcı patronu da yargı önüne çıkaracak bir hukuk düzenine; bağımsızlık, dış borç rejiminin ve NATO zincirinin kırılmasına bağlanmadıkça, birer bayrak olmaktan öteye geçemez.
Türkiye’nin 2024’te Devlet Bahçeli’nin çağrısıyla başlayan ve Abdullah Öcalan’ın PKK’nın silah bırakması ve feshiyle taçlanan “Terörsüz Türkiye” süreci, tarihsel bir fırsat sunarken, Türkiye Komünist Partisi (TKP) bu girişime karşı sekter bir tutum takındı. TKP, süreci “sermaye sınıfının manipülasyonu” ve “emperyalist bir proje” olarak damgalayarak, Marksist-Leninist ilkelerden uzaklaşan bir ideolojik körlük sergiledi. Parti, Sırrı Süreyya Önder’in Kürt meselesinde köprü kuran rolünü yok sayarken, Nihat Genç’in popülist ulusalcı, sözüm ona “devrimci” söylemini yüceltti. Bu tutum, Ernesto Laclau’nun popülizm teorisiyle açıklanabilir; TKP, Genç’in duygusal “halk” retoriğini benimseyerek, sınıf mücadelesini etnik ve kültürel dinamiklerden kopardı. Marksizmin “somut durumun somut tahlili” ilkesine aykırı şekilde, TKP, Suriye’deki rejimin çöküşünü(7 Aralık 2024) ve Türkiye’nin jeopolitik hamleleri gibi küresel gerçekleri görmezden gelerek, dogmatik bir saflık arayışına saplandı. Bu, partinin hem teorik tutarlılığını hem de toplumsal tabanını zayıflattı.
TKP’nin ideolojik sapması, somut örneklerle daha net ortaya çıkar. Parti, PKK’nın 5-7 Mayıs 2025’te feshedilmesini “seçim odaklı bir oyun” olarak nitelendirmesi, Leninist pragmatizmden uzak, reaksiyoner bir tutumu yansıtır. Benzer bir sapma, TKP’nin 2013 Çözüm Süreci’ni “AKP’nin liberal tuzağı” olarak reddetmesinde de görülmüştü; bu, partinin Kürt halkının taleplerine yabancılaşmasına ve sol hareket içinde etkisizleşmesine yol açtı.
TKP’nin “Terörsüz Türkiye” sürecine yönelik tutumu, ideolojik saflık adına realist bir vizyondan yoksun bir sapmayı temsil eder. Jürgen Habermas’ın iletişimsel eylem teorisiyle bakıldığında, Bahçeli, Öcalan, DEM, CHP ve TİP’in diyalog yoluyla ortak bir “yaşam dünyası” inşa etme çabası, TKP tarafından reddedildi. Parti, Kürt meselesinin etnik ve kültürel boyutlarını göz ardı ederek, yalnızca sınıfsal bir çerçeve dayattı; bu, Marksist diyalektiğin tarihsel materyalizm ilkesine aykırıdır. TKP’nin bu dogmatik duruşu, süreci manipülasyon olarak damgalarken, PKK’nın feshi gibi somut kazanımları görmezden geldi ve yapıcı bir alternatif sunamadı. Türkiye’nin barış ve istikrar yolunda attığı bu cesur adım, TKP’nin ideolojik körlüğüyle değil, tüm aktörlerin pragmatik ve kapsayıcı katılımıyla başarıya ulaşabilir. Aksi halde, TKP yalnızca kendi marjinalleşmesini derinleştirecektir.
15.08.2025
Ege Erdem














