YAŞLI BİR AYAKKABI-3
Zaman ne kadar çabuk geçiyor. Bu gün Cumartesi ve her yer günlük güneşlikti. Gök mavi, yol boyunca hafif rüzgârda savrulan ağaçlar yemyeşil, akasya ve ılhamur kokularının esen yelle alışveriş yapan dükkânların içine kadar girmesi insanların yüzünde mutluluğu işaret eden gülümseyişlere neden oluyordu. Şoför Ahmet’in oğlu Vedat, bir de Tekel emeklisi Hasan Çoban Kaya, karşı kaldırımdan İş Bankası önünde durmuş, şadırvandaki kıpırdanmaları izlemekteydi. Adnan Selvi ise ayak üstü bir zeytinci ile sohbet ediyordu. Mehmet Ender de elinde tuttuğu ikiye kıvrılmış gazeteyle artık kızına teslim ettiği sarraf dükkanına teftişe gidiyor olmalıydı. Köşedeki telefoncu dükkanının önünde de üç beş kişi toplanmış Şadırvana doğru yönelmiş, dikkatle olanları izliyorlardı. Tahir Ün caddesi Öğretmen evine doğru gittikçe daha sakin bir görünüm içindeydi. Hükümet binasının önünde yine Kızılay Otobüsü durmuş, oradaki görevliler vatandaşlardan kan alma telaşı içindeydiler. Ak Bankasının karşısındaki sokaktan Orhan Kıvrak, oğlu Ozan ile tam köşede durmuş, herkes gibi onlarda caddenin yukarıki ucunda hareketliliğe kulak kesilmişlerdi. Tayyar Şiyve, Sevim Hanım, ziyaretine geldikleri Halk Bankasının genç müdürü Emrah Karakuş’u ziyaretten dönüyor olmalıydılar. Yanlarında Dört Mevsim Gazozlarını yıllardır üreten Hulki Karakuş’un kardeşi Haldun da vardı. Haldun elini kaldırarak Ahmet Zogo’nun eski dükkan tarafını gösteriyordu. Tayyar Şiyve o gülen yüzüyle: “Boşuna uğraşma, gözlerim daha ilerisini seçemiyor.” Diyordu yanındakine. Sevim Hanım ise: “Siz yanlış yere bakıyorsunuz, şuraya, şadırvanın olduğu yere bir göz atın!” diyerek, çekiştiriyordu onları. Haldun Akyüz de boynuna astığı o tarihi fotoğraf makinesini ayarlayarak Şadırvan’ın orada toplanmış yüzlerce ayakkabının fotoğraflarını çekmeye uğraşıyordu. Bu hareketliliğe kimse bir anlam veremiyordu. Üstelik inandırıcı da değildi olanlar. Çünkü o renk renk, kışlık, yazlık ayakkabılar, topuklu, topuksuz, uzun, kısa konçlu botlar, çizmeler, kacaman bağcıklı askeri botlar kıpır kıpır tam bir düzen içinde hareket etmekteydi.
Köfteci Ramiz’in dükkanın alt tarafında, ara sokakta yer alan ve ziraat malzemeleri satan Süleyman Bulgur’un dikkânın önünde de üç beş köylü kasketlerini çekiştirerek şadırvana doğru geliyordu. Bir grup da Çarşı Lokantasından Göçmen Kamil ile oğlu hayret ve tedirginlikle olanları karşıdan izlemekteydiler.
Şadırvanın önünde ve çevresinde durum buyken, Kantarcı Hanın girişindeki kahvede hiç beklenmedik bir şey oldu. Yaklaşık on iki yaşlarında bir oğlan, Tahir Ün tarafından sokağa girerek, haykırmaya başladı.
-Aman tanrım orada neler oluyor? Yüzlerce, hatta binlerce ayakkabı yürüyüş yapıyor! Koşun, koşun siz de bakın isterseniz. Önde oturan Ali Rıza Kaner ve bazı ihtiyarlar çocuğun söylediklerine gülerek söylendiler:
-Ne diyorsun sen be evladım. Ne ayakkabısı, ne yürüyüşü. Bizim bu ülkede insanlar yürümez, kös kös otururken şimdi de ayakkabılar mı yürüyüşe geçmiş. Ne saçmalıyorsun sen!
Ama oğlan, gözleri yerlerinden fırlamış, şaşkın vaziyette hala önceki söylediklerini tekrarlıyordu.
-Yetişin amcalar, abiler, insanlarla ayakkabılar kavga ediyorlar, dükkanlar yağmalanıyor, vitrinler kırılıyor, her sokaktan binlerce renk renk ayakkabı şehri istilaya hazırlanıyor yetişin!
Olayı duyan Kaymakamlık konuyu derhal Jandarma Garnizon komutanlığına, Manisa, İzmir Emniyet Amirliklerine haber ederek acil önlem alınmasını istedi. Çevik kuvvet ekipleri dört koldan kenti sardı.
Kimileri kendi aralarında şöyle konuşuyorlardı:
-Yahu yoksa yine inkilâp mı oldu?
-Yok yok ona şimdi askeri darbe diyorlar?
-Oğlum darbe deme, sonra seni içeri atarlar; adın da darbeciye çıkar. diyordu bir haftalık sakalıyla bir ihtiyardı son konuşan.
-Vallahi ben bu karışıklığı bir 27 Mayıs’ta gördüm, bir de bu gün. Ne oluyor yahu?
-Hadi biz de gidip bakalım!
-Yürüyün arkadaşlar!
Bütün kahve kalkarak, ivedi adımlarla Tahir Ün caddesine çıkmışlardı ki, birden korkuyla geriye dönerek AKP’nin parti binasına ve ilerdeki ara sokaklara kaçışmaya başladılar. Çünkü gördükleri manzara korkunçtu. Tam bir Salvador Dali tablosuydu önlerindeki manzara. Tam bir tsunami örneğiydi görülen; ancak bu caddede önüne kattıklarını sürükleyen su değil, binlerce renkte yüzbinlerce, hatta milyonu geçen yoğunlukta çeşit çeşit iskarpinler, topuklu, topuksuz ayakkabılar, renk renk, plastik, hakiki deri, vinileks, boncuklu, tokalı, ucuz, pahalı terlikler, Uzun konçlu kırmızı siyah, zeytin yeşili modern kadın çizmeleri, yürüyebilen çocukların çocuk ayakkabıları, askeri postallar. Önlerine kattığı insanları sürükleyerek eski istasyona doğru sürüklüyordu. Bağırış, çağırış, korku dolu gözlerle yardım isteyen yaşlılar, eczacılar, köfteciler, Arçelik, Bosch, Karaca ve diğer mağazalar, kırılan camlar, yıkılan vitrinler. Üst katlara çıkan zavallı sahipleri aşağıda olan kalanları yaşlı gözlerle seyrediyordu.
Fakat bazı ayakkabılar çok acımasız davranıyordu. Karşı koyana, kıyıya çekilmeyene, onlara karşı çıkanların kıçlarına indiriyorlardı tekmeleri. Düşen bir daha kalkamıyordu, çünkü arkadan gelen binlerce hırslı, sinirli, bağımsızlıkları, özgürlükleri için kavga verenler diğerlerini çiğneyerek üzerlerinden geçiyorlardı.
Lüks bir dükkanın sahibi çıktığı çatıdan olanca gücüyle, boyun damarlarını şişirerek şöyle bağırıyordu:
-Çapulcular siziiiiiii!… Ayak takımları soysuzlar siziiiiiiiiii!… Lanet olasıcalaaar!
Ertesi gün bütün ülke ve dünya televizyonları bu haberle çalkalanıyordu. Yer yerinden oynamıştı çünkü. ABD kongresi bile toplantılarını iptal ederek, derhal taraflar arasında arabulucu olarak olayın yaşandığı ülkeye basın mensuplarıyla birlikte bir uçak politikacıyı gönderdi. Fransa, İngiltere, İtalya, Fillandiya ve İsveç de şu Nato konusunu geriye iterek, Türkiye’ye yardım etme kararı almışlardı. Artık ülkede tek gündem maddesi Ayakkabıların isyanıydı. Avrupa basını buna daha edebi bir isim vererek: “Sürealist isyan” diyordu. Ülkedeki tüm basın ve televizyonlar hemen taraftarlarını toplayarak yeni tartışma konusu olan bu isyanı tartışıyorlardı. Ancak iktidar yanlısı televizyon ve gazeteler hep birlikte haberi şu manşetle vermişlerdi: “Gezi Olaylarında Yapamadıklarını, Ayak Takımı Şimdi de Yeni Bir İsyana Girişti!” “Ayakkabı” demiyordu da, bilerek ve üstüne basa basa, “Ayaktakımı!” diyordu.
Anlaşılan İktidar 23 seçimlerinden önce bu olayda da muhalefete yüklenerek, oy devşirme aracı olarak kullanmaya çalışıyordu.
Bu olaylardan sonra kentin temizliği iki haftayı buldu. Yaklaşık bir kamyon dolusu eski çiğnenmiş, parçalanmış eski ayakkabı çöpe atılmıştı. Aslında Çağlak Festivali dönemine rastlayan bu olay tam bir festival görünümünde “zuhur” etmişti zaten.
Yaşlı Ayakkabı, hafif yaralarla kurtulduğu bu başarılı eylemden sonra ikinci kattaki dairesinin kapı önü sohbetlerinde arkadaşlarına şöyle diyordu:
“Ne yazık ki iktidar zamanında haber alamadığı için bu festivali de diğer bazı müzik festivalleri gibi, yasaklayamadı. Bu da onlara kapak olsun. diyerek, işin tadını çıkarmaya çalışıyordu…
Mayıs 2022














