YAŞLI BİR AYAKKABI-1
Eski, Deneyimli Bir Ayakkabı Anlatıyor:
Bir kentin eski, ünlü bir caddesiydi burası. Tabi caddeye açılan onlarca da küçüklü büyüklü sokaklar vardı. Arka tarafa düşen sokaklarda daha çok yoksul aileler otururdu. Fakat yukarıya, ana caddeye yaklaştıkça hem evlerin yapısı, kira değerleri, balkonlarındaki eşyaları, güneşlikleri, panjurları, birbirine el edip, balkondan balkona konuşmaları, giyim kuşamları, dilleri, esprileri, birbirlerine takılmaları oldukça farklıydı. Örneğin, alt sokaklarda biri diğerine, “Oğlum, sana Tornavida Kemal diyorlarsa, bana da Piç Rüştü derler. o yüzden ayağını denk al!” derken Ana cadde üstündeki gelip geçenler, kapıdaki karşılaşmalarda ya da balkondan balkona, daima sizli bizli konuşulurdu. Örneğin, “Müyesser Hanım, doğrusu ayağınızdaki şu buz mavisi rugan ayakkabılarınızı çok beğendim. Kıyafetinize de uymuş doğrusu. Pek de güzelmiş,” derken, diğeri de ona şöyle yanıt veriyordu. Evet haklısınız, geçen hafta bizim Bey ile dün karşı taraftaki AMV’den almıştık, hani şu deprem bölgesi için belirlenen yere inşaa edilen. Üstelik benim Paşa hazretleri de kendine İtalyan işi bir iskarpin almıştı.” Diye uçuşan sözler kulağınıza çalınabilir.
Aşağı mahalledekilerin, ayakkabı, çorap, kilot fiyatları değişirken, yukarıdakilerin de markaları değişirdi. Örneğin, bazıları kimi takım elbiseleri Boss’tan alırken, bazıları da colinss’den giyinebilirdi. Mesela buradaki o lüks yapıların erkekleri: Camper, Kalvin, New Balance Clein, kadınları ise, Borgezie “Etenal Diamond” ya da, Stuart Weitzman “steletto” ayakkabılar satın alırlardı.
Tabi ki, aşağı mahalledekilerin hepsi de semt pazarından giyinirlerdi. Onlar, belki öyle rugan, iskarpin ayakkabı alamazlardı ama, bal gibi, bez lastik, ucuz vinileks ayakkabılardan edinebilirlerdi. Sonuçta giydikleri ayakkabıydı işte. Ama son pahalılıktan sonra ileride neler olur bilinmez tabi.
Bu mahalle sakinleri, aşağısı da yukarısı da hem ayakkabıları, hem kendileri birbirlerini tanırdı. İnsan olarak pek azı selamlaşsa da ayakkabıları arasında ötekileştirme yoktu. Gerçi mokasenler, siyah rugan ya da şu generallerin operasyonda giydikleri Amerikanvari postallar ucuz lastik ayakkabılara selam vermezlerdi ama, diğerleri de onların bu kibirli tavırlarını sorun etmezlerdi. Bir gün pazarcı Rasim’in ikinci el ayakkabısı yan komşunun kapı önünde öylece çıkarılıp bırakılmış duran esnaf Tahir Efendinin bir parmaklığı kopuk kahverengi sandaletleri için şöyle diyordu:
-Biliyor musun dostum, şu karşı komşunun terlikleri benim sinirimi bozuyor.
-O terlik değil kardeşim sandalet.
-Her neyse canım.
-Fakat, iki çift terlik de var orada. Yani biri normal terlik, diğeri sandalet
-Canım şu zayıf, sakız çiğneyerek hayta hayta sokaklarda gezinen Zarife’nin giydiğini söylüyorum.
-Eee, ne olmuş. Şu yere sürte sürte gitmesi varya, çıkardığı sesler beni çıldırtıyor.
-Sen de takma kafanı canım. Sandalet ne yapsın, kırıta kırıta gidenin kabahati o.
-Gene de ben bir punduna getirip, kendisini uyarmak istiyorum. Ayakkabıyız mayakkabıyız ama, bizim de onurumuz var canım. Öyle zamanlı zamansız dama atılmak istemem doğrusu. Bizim de saygı görmek hakkımız.
Yaşlı ayakkabı devam etti konuşmasına:
-Bak evlat, yukarıdakilerde, yani ana cadde üzerindeki evlerde bulunan ayakkabılarda böyle benzeri sıradan konuşmalara şahit olamazsınız. Benim bu kentte beş yılım geçti. Evet, aralarında ince, tatlı bir rekabet yok değil, yalnız yine de hangi sokakta, alışveriş merkezlerinde ya da semt pazarlarında karşılaşsalar, hemen birbirlerine selam verirler; fırsat bulurlarsa konuşurlar da. Ancak şu bağcıklı, ince topuklu asortik olanlar pek burnu havadadır. Hele o yaşlı kadınların giydiği, siyah, gri, kahverengi, topuksuz, üzerlerinde, deriden yapılmış güller, sarı, beyaz metal tokalı olanları görünce, çiyneyecekmiş gibi üzerlerine gidiyorlar. Yani karanlık, ışığı bozuk merdivende birbirlerini görseler mutlaka yaparlar bunu diye düşünüyorum. Ama yine de aldırmamak lazım. Sen daha çok gençsin, sahibin henüz üç ay olmuş seni alalı. Gerçi uçların sıyrılmış, boyaların çıkmış ama, gene de benden genç sayılırsın. Söylediğim gibi,sahibim beni beş yıldır giyiyor. Gerçi Allah için, iyi bakıyor. Örneğin iki kez pençe, üç defa da topuk taktırdı ama, yine de atmayı düşünmüyor. O yüzden sen gene de daha dikkatli olmalısın. Başkalarının sürünüşüne, topuk vuruşuna aldırma. Sana ne canım, boş ver onları.
-Olmuyor işte ihtiyar. Tamam, sen iyi bir markasın, tabanın kösele, gerçi üç kez pençe, iki de topuk taksalar da aslın, yani soyun fena sayılmaz ama, ben de pek kötü değilim yani. Hem bu apartmanda ben nelerini gördüm. Hani şu üçüncü kattaki cüzzaciyeci Rıfat var ya; canım şu geçen ay dövizin zıplamasıyla iflas edeni diyorum. O işte. Dükkanına giderken giydiği İtalyan marka ayakkabılarını yedi kat kilit altına almış diyorlar. Çok şükür bizim yine özgürlüğümüz var, o sokak senin, bu mahalle benim, geziyoruz; dimi ama?
-İşte ben de onu diyorum evladım. Bu yüzden kendine daha iyi bakmalısın. Onun bunun lafını ciddiye alma sen.
-Fakat yapamıyorum be ihtiyar, yanlış yaptılar mı bozuluyorum işte. Geçenlerde bizim bodrum katına taşınan Sivri Burun Kerim var ya, işte onun üzerine basarak giydiği sivri topuk ayakkabılarına da çok uyuz oluyorum. Her seferinde yanımdan geçerken efeleniyor bana.
-Görmezden gel evladım. Sana kaç kez söyleyeceğim.
Ana caddenin en mevki yerinde ulu çınarın altındaki geçen yıl yapılan on sekiz buçuk katlı apartmanın ikinci katında da benzer tartışmalar oluyordu ayakkabılar arasında. Tabi burada seviye biraz daha yüksekti. Sokaktaki, çarşı pazardaki pahalılık henüz buralara tırmanmamıştı. Oradaki ayakkabıların da bütün sıkıntısı, iki üç ayda bir yeni modelleriyle değiştirilmesi oluyordu. Peki diğerlerine ne oluyor dersiniz; hiç kuşkusuz bir çuvala doldurulup, semtin çöplüğüne atılıyordu tabi. Artık oradan onları kim bulur, kimin ayağına girer, ya da hangi ikinci el ayakkabıcıya, tezgaha düşer orası bilinmez. Gene de bu ve buna benzer apartmanlarda, yan ve arka sokaklardaki iki, üç katlı yapılarda bulunan tüm evlerin ayakkabılıklarında, kapı önlerine bırakılanlar da dahil, isyana benzeri bir kıpırtı sezilmekteydi. Ve ben kendi deneyimlerimden çıkarak, kopacak bir fırtınanın çok da uzak olmadığını sezinliyordum. O nedenle de fırsat buldukça karşılaştığım her çifte durumu anlatarak, onların da bu hareketliliği kendi kaldıkları semtlere taşımalarını söylüyordum. Artık sonsuz, bağımsız bir özgürlüğün zamanı gelmiş, geçiyordu bile. Atmosfer uygundu; zaten ekonomi çökmüş, ülke açlık, sefalet içinde yüzüyor; tencere, tava gürültüleri arşa yükseliyor; yani tam da örgütlenme zamanıydı: devrim koşulları o biçim oluşmuştu yani; kavga zamanıydı sizin anlayacağınız.
Devamı var…














