3
Mevlüt Kaplan Hocam, siz Köy Enstitüleri’ndeki eğitim ile günümüzde yapılan eğitim arasında nasıl bir fark görüyorsunuz? Benim bildiğim kadarıyla geçmişte pratik olarak uygulamalı dersler işleniyormuş bugün hep teorik dersler veriliyor. Gerçekten böyle midir?
Efendim, öncelikle bu soruyu sorduğunuz için teşekkür ediyorum! Köy Enstitüleri gününde işlenen eğitim ile bugün üzerinde durulan, uygulanan eğitim arasında dağlar kadar fark var. Özellikle bizde ezber yoktu. Anlama vardı. Bizim ufkumuzu açan Köy Enstitüleri’dir. Ülkemizde eğitimin yolunu da açmıştır.
Ülkemize, ulusumuza yararlı eğitim vermenin ötesinde bir başka çare düşünemiyorduk. Halkımızın kalkınması gerekiyordu. İnsanlarımızın %81’i köylerde yaşıyordu.
O zaman, halka yönelik eğitim vardı. Ve aklı olan, okuma isteyen herkes okuyabilirdi. Devletin de yardımı vardı. Öğretmenlerin de halkın da büyük isteği vardı. Ama günümüz eğitimine baktığımız zaman, ilerisi karanlık görünüyor. Bilimden uzaklaşmış durumdayız.
Ezbere yöneliyoruz. Eğitim, öğretim hormonlaşmıştır. Çocuklar test eğitimi yapıyorlar içeride, dışarıda da tost yiyorlar.
Biz buna testli eğitim, tostlu öğretim diyoruz. Böyle olmaması gerekir. İnsanların günlük yaşamında ne kolaylık getirmesi gerekiyorsa eğitimin, eskiden olduğu gibi günlük yaşantıya katkı koyabilecek eğitimin derhal verilmesi gerekir.
Yirmi bin köyde bugün okullar yok. Öğretmenler köylerden alınmıştır. Okullar olsa bile öğretmenler olmadığı için oralar depo olarak imamların elinde, muhtarların elinde kalmıştır.
Halk cahilleşme yoluna girmiştir. Eğitim, öğretim; para ile alınıp satılan bir meta haline gelmiştir. Parası olan okuyabiliyor bugün, aklı olan okuyamıyor.
Okuyan da bir pişman şimdi, okumayan da bir pişman. Üniversiteyi kazanan çocuklar sevinebiliyorlar mı? Üniversiteyi bitiren çocuklar bir yerde görev alabiliyorlar mı? Bizim dönemimizde hiç böyle bir kaygı yoktu. Mutlaka kim okuyorsa o hangi alanda görev alacaksa devlet tarafından bunlar hemen işe başlatılıyor ve arkasından gelen kuşaklar ileride yararlı çalışmalar yapacaklarını bildikleri için hemen daha çok konuya eğiliyorlardı, derslere eğiliyorlardı, yardımlaşıyorlardı.
Köy Enstitüleri döneminde İmece yoluyla öğrenim de, kitaplar da birlikte hazırlanıyordu. Öğretmenler, öğrenciler, halk, ana baba iş birliği yapıyordu. Öğretmen birlikleriyle programlar hazırlanıyor ve uygulamaya o şekilde denemeler yoluyla giriliyordu.
Oysa günümüzde bakıyoruz ki; ne öğretmenin haberi var, ne öğrencinin haberi var, ne öğretmen yönetici birliklerinin haberi var, ne halkın haberi var. Yıllık olarak programlar yapılıyor ama uygulamaya gelince, öğretmen de yeterince eğitim, öğretim görmediği için uygulayamıyor. Çünkü köy öğretmen okulları yok, şehir öğretmen okulları yok, Köy Enstitüleri yok. Öğretmenlikle ilgili herhangi bir okul yok şimdi.
Öğretmenlik yapacak bir insanın pedagoji, çocuk ve gençlik psikolojisi ve felsefe dersleri alanında yetişkin olması gerekir.
O nedenle; ancak eğitim fakültelerinden çıkan öğretmen arkadaşlarımız, bugün köy gerçeklerini bilmedikleri için, birçok alanda yaya kalıyorlar. Halkın istediği eğitim, toplumun istediği, ülkemizin istediği, ulusumuzun istediği, üretici eğitim çok gerilerde kalmıştır. İnsanlar tüketme yoluna alıştırılmıştır.
Günümüzde tüketme yoluyla yapılan eğitim, bizim için yararsız bir ezberden öteye geçmemektedir. Bilimsellikten uzaklaşılmıştır bugün. Uhrevi yani öteki dünya ile ilgili, dünyevi alanda gelişmeler olması gerekirken, sadece uhrevi aleme önem verilmektedir.
Dünyevi, bugünün yaşantısına uygun hayatı kolaylaştıran eğitim yok olmuştur. Oysa ülkemiz Uhrevi eğitime değil günlük eğitime, bilimsel eğitime, layık eğitime, demokratik eğitime ihtiyaç duymaktadır. O bakımdan ne kadar konuşsak bu konuda azdır.
O nedenle bir an önce ülkemizin, ulusumuzun insanına yaraşır eğitim, öğretim verilmesinde büyük yarar vardır diye düşünüyorum.”
Engin Şirin araya girdi.
“Çok sağ olun hocam. Bizim söyleyemediklerimizi dillendiriyorsunuz “dedikten sonra şu soruyu da ekledi.
“Hocam, yurt dışında da yaşadığınızı biliyoruz. Hangi amaçla yurt dışına gittiniz?
BBC’de çalışırken Can Yücel’le arkadaşlığınız olmuş. Bu konuda bir şeyler söyler misiniz?
“Evet, ben milli eğitim çalışmalarım içerisinde öğretim birlikleri, öğretmen örgütleri içerisinde de çalışan bir arkadaş olduğum için Türkiye’de biraz fazla göründüm.
Öğretmenlerin örgütlenmesi bizi yönetenler tarafından istenmiyordu. O nedenle ben yurtdışına gönderildim. Yurtdışında Mahmut Makal ile de birlikteydik, beraberdik.
Can Yücel’i zaten ismen tanıyordum. Babasını Milli Eğitim Bakanı olarak çok yakından bildiğim için; oralarda okuduğunu, filoloji, İngiliz filolojisi okuduğunu biliyordum. Nitekim bizim BBC’ye girmemize, BBC’de sınav görerek, konuşmalar yapmamıza Can Yücel önderlik etmiştir.
Yöneticilerle bizi o tanıştırmıştır. Can Yücel’le zaman zaman bir araya gelmiştik.
Can Yücel ile şu anımızı hiç unutamıyorum.
Stüdyodan çıkmış parkta oturuyordum. Başaus denen radyo evinin önünde, çok güzel bir park vardı. O parkta otururken, Can Yücel geldi yanıma, O da oturdu.
Bir iki dakika oturduktan sonra, “Kalk, seni bir yere götüreceğim” dedi. Londra’da, Hönekes denilen 300 yıllık bir meyhane varmış. Oraya gittik beraber otururken ben nasıl olduysa ona “ağabey” demişim. O nedense, benim “ağabey” dememe birden tepki gösterdi.
Öfkeyle: “Nereden senin ağabeyin oluyorum?“ dedi. Kızdı ve masayı terk edip gitti. Aradan zaman geçti tabi. Ben çok üzüldüm.
O da zamanla üzülmüş. Aradan birkaç ay geçtikten sonra bir gün, yine aynı parkta buluşarak aynı yere bir daha gittik. Orada otururken ben kendisine dedim ki “Can ben sana kardeşim” dedim. Bundan alınacak bir şey yok.
Neden bana kızdın? Sen, benim ağabeyim olduğun için çok gururluyum, mutluyum. Üstelik de bize Köy Enstitüsü çıkışlılara öğretmen olsun, öğrenci olsun, Hasan Ali Yücel’in çocukları demiyorlar mı? O zaman biz kardeşiz.
Ya sen benim ağabeyim ol ya da ben senin ağabeyin olayım” dedim. Böylece barışmış olduk. Can Yücel’le birlikte güzel anılarımız oldu.”
Sevgili Mevlüt Kaplan Hocam, güzel bir anı. Dilinize sağlık!
Devam edecek














