Türkiye 1970’lerde Arabesk müzikle tanıştı.
Arabesk, sadece bir müzik türü değil, bir yaşam biçimi olarak toplumun tüm alanlarına yayıldı.
Özellikle Orhan Gencebay ile Ferdi Tayfur bu işin öncüleriydi.
Sınıfsal mücadelenin en yoğun olduğu günlerde, şarkı sözlerindeki kadere boyun eğiş ve isyan, arabesk ile protest arasındaki çizgiyi belirliyordu.
Arabeskte acı da vardı çile de, çaresizlik de vardı şükürcülük de…
Ama çözüm yoktu.
Çözümü dile getirenler ilericiler oldu.
Bu yüzden kadere isyan eden arabeskti, sosyal adaletsizliğe isyan eden ise protest.
Orhan Gencebay ve Ferdi Tayfur arabeskle halkın duygusal boşalımını sağlarken; devrimciler gerçek çözümleri dile getiriyordu.
Sistemin, çözüm üretmeyen arabeske izin verip, çözüm arayan protest hareketleri baskılaması kaçınılmazdı.
Özellikle 80 sonrası kaderci arabesk müziğin önü açıldı, hak arayıp sistemi protesto edenler içeri tıkıldı.
Çoğu mahkemelerde süründürüldü.
Bazıları da çareyi yurtdışına kaçmakta buldu.
Bu da toplumun pasifleşmesine neden oldu.
Arabesk müziğe TRT ekranlarında yasak getirilmesi de bu politikanın bir parçasıydı. Darbeciler yasağın toplumda ilgi göreceğini çok iyi biliyordu.
1980 sonrası siyasette, “arabeskleşme” Anavatan Partisi ile zirveye çıktı.
2000’lerde ise bu kültür, siyasi arenada doruğa ulaştı. Kadercilik, yokluktan zirveye çıkış hikayeleri ve halkın acılarına ortak olma gibi popülist söylemler, siyasetle arabeski iyice iç içe geçirdi. Bu durum, toplumu daha da kaderci ve edilgen bir hale getirdi.
Orhan Gencebay ile Ferdi Tayfur belki farkında değillerdi ama sistemin kendilerine yüklediği görevi yerine getirerek, milyonlara ulaştılar.
Kadere isyan eden ama baskıya, zulme, yoksulluğa, yolsuzluğa susan milyonlar.
Bu arada Ferdi Tayfur’un 12 Eylül darbesinden birkaç gün sonra gazetelere verdiği şu demeci dlp not olarak koyalım.
“Cuma sabahı Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yönetime el koyması bizi sonsuz sevindirdi.”














