“Üçüncü Düğün, Üçüncü Yazı: Halayın Bilinmeyen Kolları”
Son üç haftadır köşe yazılarımı düğünlerde yazıyorum. Yazmak için masa başına geçemediğimden değil, ama hayat bazen sana Word belgesinden önce bir davetiye uzatıyor. Yine geldik bir düğüne. Yine millet göbek atarken ben köşemi yazıyorum. Artık klavyeyle halaya gireceğim neredeyse.
Şimdi “Bu kadar çok düğüne ne işin var?” diyenler olacaktır. Vallahi ben de bilmiyorum. Ya çevremdeki herkes evleniyor ya da ben gizli gizli bir düğün büyüsüyle lanetlenmiş olabilirim. Üç haftadır her cumartesi çoraplarımı kaçırmış gibi koşup düğünlere gidiyorum. Düğün dernek değil, resmen düğün sarmalı. Düğünception!
Bu haftaki düğün ise… başka bir seviye. Bir Kürt düğünündeyim. Evet, o çok anlatılan, efsanelere konu olan, dizilerde abartı sanılan ama gerçekte bile az anlatılan düğünlerden. Hani o halayların saatlerce sürdüğü, birinin yere eğilip ayakkabısını bağladığında grubun rotadan çıkıp Suriye sınırına kadar gidebildiği türden. İşte oradayım.
Ama bu düğün biraz farklı. Halay var, evet, ama ortada lider yok. Halay başı başka bir dünyada. Halay sonu zaten o başla bir araya gelmeyi çoktan bırakmış. Ortadakiler ise rüzgâra göre dans ediyor. Herkes kendi ritminde, kendi kafasında. Zaten müzik de net değil; bir yandan ‘Delalê’ çalıyor, öbür yandan DJ “Ankara’nın Bağları”na göz kırpıyor. Eklektik düğün diye buna derim.
Halaya katılan biri önce kollarını kaldırıyor, sonra bir bakıyorsun diz çöküyor. Yanındakiler hâlâ ayakta. Kimin ne yaptığı, neden yaptığı belli değil. Bence bazıları sadece orada el ele tutuşarak meditasyon yapıyor. Bir noktada şuna emin oldum: Bu halay organize değil, kendiliğinden gelişen bir halk hareketi. Bazen sağa, bazen sola, bazen bilinçaltına dönüyor.
Bir ara halayın ortasına drone düştü, kimse fark etmedi. Halay devam etti. Orada da hayatın bir metaforu vardı aslında: Ne olursa olsun, halay durmaz. Gelin bayılsa, damat kaçsa, hatta elektrik kesilse… Halay sürer. Düğün biter, halay bitmez. Halay bizde artık bir ritüel değil, bir direnç biçimi.
Bu noktada kendi kendime sordum: “Ben ne yapıyorum?” Bir elimde telefon, diğer elimde çatal (çünkü düğünde bir şey yemeden yazı yazmak mümkün değil), gözüm önündeki kaosta. Ve içimden geçen şu: Biz gerçekten çok tuhaf bir milletiz.
Ama o güzel tuhaflık bu zaten. Kimse ne yaptığını tam bilmiyor ama herkes bir şey yapıyor. Plansız, programsız ama inadına neşeli. Kaotik ama kolektif. Halay gibi hayat: Nereye gittiğimizi bilmiyoruz ama elimizi bırakmıyoruz. Ya da bırakıyoruz ama “ayıp olmasın” diye bırakmamış gibi yapıyoruz.
Neyse, artık yazıyı bitireyim. Çünkü damat kaybolmuş, gelin sinirlenmiş, davulcu üçüncü kez mola istemiş. Ama halay hâlâ devam ediyor. Belki ben de bir ucundan tutarım… Ya da tutmam. Zaten hangi uç nerede belli değil.














