Hükümetin 2026 yatırım bütçesinden İzmit’e 900 milyar, İzmir’e ise bunun binde ikisi kadar pay ayırması gündeme gelmese ayrım konusundaki haksızlık kimsenin umurunda olmayacak.
Çünkü adalet konusunda o kadar defo var ki sıra buna gelinceye kadar akşam olur.
Hukukta olanlar ortada, maaşlara yapılan zamlar evlere şenlik.
Nerdeyse 20 bin lira “asrın maaşı” olarak takdim edilecek.
Ya siyasi alanlar…
Eski deyimle adeta “izahtan vareste”.

Gelecek seçimde eğer güçlü bir cumhurbaşkanlığı adaylığı iddianız varsa hapı yuttuğunuzun resmidir.
Hapislerden hapis beğenirsiniz; diploma ve malınız, mülkünüz elinizden kayar gider.
İşte Ekrem İmamoğlu, işte Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Yavaş…
Bir de bütün bunlara ek, iktidarın halka hizmet etmeyi de “tek”e indirgemesi meselesi var.
Bu, siyasi alandaki “tek adamlığın” karşılığı olsa gerek.
Denen o ki “hizmet yapılacaksa onu da ben yaparım, siz kim oluyorsunuz!”
Ondan sonra geliyor engellemeler, prosedür gereği olması gereken imzalarda bekletmeler.
Halbuki Türk devlet geleneğinde tarafgirliğin olmadığı, adaletin devletin temeli olduğu prensibi vardır, denilir.
***
Demokratik değerler geriye itilince, bu kavramların da demek ki bir önemi kalmıyor.
Geçen hafta Sözcü gazetesinden Saygı Öztürk’ün Cemil Tugay’la röportajını okuduğumda siyasi iktidarın taraf olma hâlini bir kez daha yakından görmüş oldum.
Cemil Başkan, siyasi iktidarın onay vermediği işleri, dış bankalardan kredisi bulunmuş projelerin onay yüzünden bekletilmesini bir bir anlatıyor.
En son, Buca metrosu için elektromekanik ve araç alımları için 610 milyon, Çiğli tramvay hattı için 125 milyon avroluk dış kredinin bulunduğu ancak hükümet kanadının imzayı bekletmesi nedeniyle bunların devreye giremediğini belirtiyor.
Aynı biçimde, 2024 yılında ihalesi yapılan 22 tramvay aracının alımı ile Urla, Sasalı, Dikili arıtma ve atık su projeleri de bu onay ve imza beklemesine takılan işlerden.
Gene Ulaştırma Bakanlığı yatırımları içinde görülen İzmir Otogarı’na götürülecek metro projesi.
Aradan kaç yıl geçti, metro yok!
Buna benzer daha bir dizi proje hazır, dış bankalardan kredisi sağlanmış iş onaya kalmış ve bu yüzden bekliyor.
Peki, böyle bir anlayışla hizmet üretilir mi?
***
AYNI ŞEYLERİ KOCAOĞLU DA YAŞAMIŞ
Yukarıdaki satırlarda bekletilen projeleri, engellenen hizmetleri gördük.
İsterseniz buna benzer başka örnekleri de Aziz Kocaoğlu’nun basın danışmanlığını yapan gazeteci dostumuz Reşat Yörük’ün Aziz1 adıyla kaleme aldığı kitaptan verelim:
Yörük, Kocaoğlu’nun bütün projelerinin arka planını ve tabii ki siyasi iktidarın engelleme çabalarını anlatmış.
Tarihe not düşülmesi açısından önemli bir çalışma.
Kitapta anlatılanlara göre, Hükümetin engellemeleri ve onayları geç vererek projelerin yavaşlamasına yönelik çabası 2005’ten itibaren başlıyor.
Örneğin İZBAN, Toki’nin yaptığı konutlar, mezarlık yeriyle katı atık bertaraf tesisi konusunda yaşananlar…
İnsan bunları okuyunca belediye başkanlarının işinin ne kadar zor olduğunu bir kez daha fark ediyor.
Sözgelimi İzmir’in ulaşımı konusunda önemli bir proje İZBAN.
Piriştina zamanından başlayıp Kocaoğlu ile süregelen bu projede TCDD’nin çıkardığı pürüzler, hâlen de sürüp giden sorunlar var.
Okudukça projenin iki devlet kurumu arasında halka hizmetin temel alınarak yürütüldüğüne tanık olacağınıza, iki ayrı devletin yürüttüğü bir projeyle karşılaşıyor gibi hissediyorsunuz.
Ne kötü bir durum değil mi?
Tabii böyle olunca belediye başkanlarının gösterdiği sabra şaşmamak elde değil!
***
Bir başka proje, belediye tarafından satın alınarak Kadifekale’deki heyelandan zarar görenlere verilecek olan TOKİ konutları.
Belediye önce üç bine yakın konut için TOKİ ile anlaşma sağlıyor ancak sonradan bu kurumun çıkardığı sorunlar art arda gelmeye başlıyor.
Sayılacak olsa daha uzayıp gidecek olan uzun bir liste.
Bu koşullarda muhalif belediye başkanı olmak zor.
Düşünsenize, yapacağınız proje iki yanlı ateş altında; biri, işin kendi zorluğu, diğeri ise hükümetin çıkardığı görünür ve görünmez engeller.
***
Gelin şimdi sevgili Reşat’ın kitabından yapılamayan bir baraj öyküsü okuyalım.
<![if !vml]><![endif]>2050 yılı İzmir’in su ihtiyacı için hem İZSU hem de DSİ Efemçukuru’na yakın bir alanda Çamlı Barajı’nın yapılmasını öngörerek bunu yatırım programına alır.
Bundan hareketle Kocaoğlu DSİ’ye Çamlı Barajı’nın yapımı için başvurur.
Tarih 2007’dir. DSİ daha önce öngördüğü bu işi savsaklamaya başlar ve olumlu ÇED raporu alınamaz, iş mahkemelere düşer ve uzar gider.
Ve DSİ 2016’da bu barajın yatırım programlarında yer almadığını bildirerek noktayı koyar.
Böylece Çamlı Barajı’nın belediye tarafından yapımı engellenmiş olunur.
Tabii bu öykünün içinde maden ruhsatları ve başka rant hikâyelerinin de yer aldığını söyleyelim.
***
Başka bir hikâye…
İzmir’de nerdeyse kentin içinde kalmış biri Naldöken köyü yanında, diğeri Altındağ semtinden Otogar’a gidenlerin göreceği Işıkkent’in oralarda iki çimento fabrikası var.
Kocaoğlu 2007’de bu iki fabrikayı da kent dışına taşımak ister.
Çünkü bunlar Belkahve’nin tepelerinden mıcır ve malzeme almakta ve bundan dolayı müthiş bir kirliliğe neden olmaktadır.
Fabrika sahipleri ve diğer mıcır işletmeleriyle görüşmeler yapılır, anlaşma sağlanır.
Bu fabrikaların alacağı malzemeler dağın öbür yüzüne doğru kaydırılarak kirliliğin önüne geçilir.
Çimento fabrikalarından biri taşınır. Sıra ne zaman diğerine gelir, işte o zaman devreye bakanlık girer ve taşınma işi sağlanamaz.
Çünkü tam da o arada maden ruhsatı verme işi belediyeden alınarak bakanlığa verilmiştir.
Aslında anlatılacak daha onlarca öykü var.
Evet şimdilik bu “meydan muharebesi”ne burada nokta koyup Reşat Yörük arkadaşımıza ve Saygı Öztürk’e teşekkür edelim.
Biri tarihe not düşerek kalıcı bir kitaba imza attığı, diğeri de gazetecilik görevi içinde gerçeği bize aktardığı için.
Aziz, Reşat Yörük, araştırma, Varyant Yayınları, 2021, 208s., İzmir














