Hekimlik, yalnızca tedavi etmek değildir; görmeyi öğrenmektir.
Bir hekimin ilk dersi, hastalığın bedende nasıl gizlendiğini anlamaktır. Bazı ağrılar adını söylemez; bazı yaralar kendini saklar. Devletler de böyledir. En ağır patolojiler çoğu zaman isimlendirilmemiş olanlardır. Bazen tanı koymak için uzaklara gitmeye gerek yoktur; iki hakikat arasında yalnızca 97 kilometre vardır.
“Suriye Arap Cumhuriyeti” dendiğinde, bir hekim kulağıyla 97 km öteden Kıbrıs’tan şunu duyarım:
Bir halkın adı anamnezden çıkarılmıştır. Kürtler vardır ama dosyada yoktur. Varlıkları klinik olarak hissedilir; siyasal olarak inkar edilir. Bu, tıpta çok iyi bildiğimiz bir durumdur: Semptom var, tanı yok.
Tıpta ilk refleksimiz şudur:
Bir hastalığı tanımıyorsan, tedavi edemezsin. Devlet aklı ise çoğu zaman tam tersini deniyor. “Tanımadığını” yönetmeye, bastırmaya, görünmez kılmaya çalışıyor.
Kürtler Suriye’de, Türkiye’nin resmi dilinde, köktendinci “Arap devleti içinde yaşayan etnik grup” olmaya zorlanıyor. Aleviler, Hristiyanlar, diper inanç grupları gibi. Yani tanı dışıdır yaklaşım. Oysa Kıbrıs’ta Türkler için kullanılan dil bambaşkadır. Kurucu, eşit, vazgeçilmez. Aynı hekim olsam, iki hastaya iki farklı bilimle yaklaşmamı kim kabul edebilir? Hekimlik etiği buna izin vermez. Ya devlet etiği!
Hekimler bilir: En derin yaralar her zaman kanamaz. Bazı travmalar sessizlikle seyreder; kuşaklar boyu aktarılır.
Kürtlerin kurucu özne olarak reddi, siyasal bir tercih olmanın ötesinde kolektif bir travmadır. Adı konmamış bir yaradır bu. Devletin adında saklıdır; anayasada mühürlenmiştir. Ve her mühür, bedende bir iz bırakır.
Kıbrıs’ta Türkler için savunulan “eşit kurucu halk” söylemi, aslında Türkiye’nin çok iyi bildiği bir hakikati ele verir: Tanınmamak hastalıktır. Azınlığa indirgenmek, kronik bir yaradır. Ama bu bilgi, Suriye söz konusu olduğunda bastırılır.
Bir hekim olarak şunu da biliriz: Hastalıklar yalnızca bireysel değildir; sosyal yayılım gösterir. Bastırılan kimlikler, tanınmayan halklar, bir yerde kalmaz. Travma göç eder, yayılır, sınır tanımaz.
Tıpta buna “tedavi edilmemiş kronik hastalık” deriz. Siyasette adına “güvenlik sorunu” denir.
Hekimlikte tanıklık bir lüks değildir; etik bir zorunluluktur. İşkence gören bir beden gördüğünde susamazsın.
Sistematik bir inkarla karşılaştığında “tarafsızım” diyemezsin.
Bir devlet, bir halkı kurucu olmaktan men ediyorsa; aynı ilkeyi başka bir yerde savunuyorsa; bu çelişki artık siyasal değil, etik bir sorundur.
Hekim burada şunu sormak zorundadır: Aynı yaraya iki farklı isim vermek, iyileştirme mi yoksa gizleme midir?
Tanı koymadan barış olmaz. Hekimlik bize şunu öğretir: Tanı koymadan tedavi de olmaz. Adını koymadan iyileşme gelmez.
97 kilometre ötede Kıbrıs’ta savunulan çoğulluk, beride reddediliyorsa; sorun coğrafyada değil, tanıdadır.
Ve bir hekim bilir: Tanısı reddedilen her hastalık, bir gün acil servisten geri döner.
Sağlıcakla kalın.
Hekimin gördüğü devlet: İnkarın patolojisi ve barışın anamnezi – Zeki Gül – Evrensel














