Pencerenin önüne çayı koydum. İnce belli bardakta buhar yükseliyor; sanki sokaktan geçen her ayak sesine “gel” diyen bir davet gibi.
“Çay demlesem, pencerenin önüne koysam kokusuna gelir misin?” dedim içimden. Bilirim, akşam çayını seversin; iki de gönülden muhabbet katarız, şeker niyetine.
Perdeyi araladım. Kaldırım taşlarında gün yorulmuş, balkonlardan ıslak çamaşır kokusu sızıyor. Sokak lambası yanınca, yüzümde eski bir filmin solgun ışığı belirdi.
Biz hiç esas oğlan olmadık, dedim kendi kendime, hep kalabalık sahnelerin içinden geçtik. Adımız jenerikte “adam 2” diye yazıldı, sesimiz figüranların uğultusuna karıştı.
Yıllar boyunca omzumu büküp “abi” diye çağıranların yükünü taşıdım. Bir düğünde damadın gömleğine iğne tuttum, annesi ağlamasın diye şaka yaptım; bir hastane koridorunda çocuk sustu diye çikolata uzattım; bir ev taşınırken dolabın altına girip tek başıma kaldırdım, “hallederim” dedim. Hep taşların boşluklarına dolan harç gibi, adım görünmeden tutturduğum duvarların gölgesinde yaşadım.
Babalık da düştü payımıza; adını koyamadığımız sorumluluklar, yarım kalmış cümleler, erken susmalar… Kendi iç sesimse hep kısık: Sıranı bekle, birazdan seni de çağırırlar sahneye. Çağırmadılar.
Oysa içimde bir yer, hâlâ pır pır… Kelebek kanadı gibi; değse kırılacak. Gençliğimin kavak yelleri en çok yaz gecelerinde eserdi; damların üzerinden atlayıp sokakları turladığım, cebimde bozuk paranın bile olmadığı akşamlarda. Biri elimi tutsa dünyayı dolaşacak cesaretim vardı; tutmadılar. Başkalarının elini, kolunu, bavulunu ben tuttum.
Hayatın senaryosu, sanki ilk günden yanlış daktilolanmış: repliklerimiz fazla uzun, duygular kesilmiş. Yönetmen bağırıyor gibi içimde: “Kamera dönüyor… Sen yine fonda yürü, bakma lütfen lense.”
Buhar azalıyor bardakta. Sessizce karşı sandalyeye ikinci çayı koyuyorum. Gelmeyeceğini bile bile. Belki “sen” dediğim biri yok aslında; belki o, yan rollere kıyamayan iç sesim.
“Bak,” diyorum boş sandalyeye, “çayı çok demlemişim, birlikte içelim.”
Sandalye kıpırdamıyor; ama odanın içinden eski bir koku yükseliyor: ıhlamurla karışık bir yaz akşamı, uzak bir çocukluk. Çatısından sarkan ipte uçan balonları hatırlıyorum—renkleri gökyüzüne değen. Bir zamanlar, balonların peşinden koşarken kendimi başrol sanmıştım. Meğer başrolün koştuğu, benimse arka planda kalabalığa karıştığım bir sahneymiş o.
Sokağın başında bir minibüs fren yapıyor; metalin gıcırtısı bugünümü yarına dikerken, camın önünde tüylenmiş bir kedi, patisini cama koyup bana bakıyor.
“Biliyor musun,” diyorum kediye, “bizim payımıza hep ‘halleder’ yazıldı.”
Kedi kuyruk sallayıp uzaklaşıyor; ben, çayın dudak payından cesaret toplayıp kendime dönüyorum.
Peki ama ne kadar daha fonda yürünebilir?
Bir yerden sonra, görmezden gelinen bir cümlenin kendi kendini büyütmesi gibi, içimde bir karar kabarıyor. Zili çalacak kimse yoksa, kapıyı ben açmalıyım. Sahneye çağıran olmazsa, ayağımın ucuyla çizgiyi ben çekmeliyim.
Masadaki ikinci bardağı önüme alıyorum. “Kusura bakma,” diyorum hayale, “bu kez kendimle içeceğim.”
O an, yılların yığdığı eşya gibi üzerime çöken suskunluk sürgüsü yerinden oynuyor. Gözlerim buğulanıyor—dışarıdan anlaşılmasın diye değil, nihayet anlaşılabildiğim için.
Yanaktaki çizgilerden içeri sızan o tanıdık sızı var ya; hani filmin sonunda salon ışıkları yanar, herkes kalkarken sen koltuğunda kalırsın ya—işte o anın tek başına inceliği. İçime akıttığım gözyaşlarının adı var artık: yerini bulma.
Çayı yudumlarken, kendi kendime prova yapıyorum:
“Merhaba, ben… ben de varım.”
Basit bir cümle gibi duruyor; oysa koca bir ömrün dekorunu yerinden oynatıyor. Derin bir nefes alıp pencereyi ardına kadar açıyorum. Sokağın serinliği, bu kez sahne ışığı gibi vuruyor yüzüme.
Kafamın içindeki yönetmene dönüp fısıldıyorum:
“Hazırsan, baştan alalım.”
Ve sonra ilk kez, repliğimi kendime değil, dünyaya söylüyorum:
“Bu sahnede, bu akşam, başrol benim.”
Buhar yükseliyor yeniden. Sokak lambasının çevresinde dönen küçük kanatlılar, bir anlığına kelebeklere benziyor. Belki de yıllardır bekleyen o pır pır, sonunda yerini buldu.
Kamera dönüyor. Kalabalık geri çekiliyor. Ben pencerenin önünde bir yudum daha alıyorum ve gülümsüyorum.
“Kestik,” diyorum içimden, “güzel sahneydi. Devam.”














