Partilerin önü kesilerek demokratik yaşamın budandığı bir günde yemeğin bir araya getirdiği güzelliği yazmanın bir yararı var mıdır, bilemiyorum ama hayat böyle; bir kötülüğün yanına iyi bir şeyi eklemeyi ihmal etmiyor. Yazıyı bu gözle okuyun derim
Karşıyaka’da yemeğin rengi…
Her festival bir yolculuktur; hele de içinde yemek, sofra ve gastronomi varsa yolun kolları çatallanmış demektir.
Başka diyarlar, başka mutfaklar her an yolunuza çıkabilir.
Sadece bununla da kalınmaz, bir sofra başında toplanmış insanların birlikteliği, bir arada olmanın güzelliği de sizi çarpar.
Bu aynı zamanda sofrada bir araya gelen ailenin hikâyesidir de.
Bu hikâyede birinci olarak göçle başka diyarlara giden, beraberinde yemeğini ve sofrasını da taşıyan bir aile vardır.
Ötekindeyse yüzyıllardır aynı evde, aynı sokak ve kentte oturan aile.
İkisinde de biz değişimin çeşitli durumlarını görebiliriz; birinde başkalarıyla kaynaşma hızlıdır, ötekindeyse yavaş ve derinden bir dönüşüm yolculuğu söz konusudur.
Öyle ya hep denmez mi, yemek sadece yemek değildir, diye.
***
Yemeğin ve sofra başında bir araya gelmenin aynı zamanda paylaşmak, dayanışma içinde olmak anlamına geldiğini biliriz.
Hepimizin yaşamında bunlardan izler vardır.
Ben Erzurum’da; dedem, ninem, amcalarım, annem ve babamın birlikte oturdukları sofraları anımsıyorum.
Bir şenlikti o sofralar bizim için.
Herkes paylaşmanın ve birlikte olmanın mutluluğunu yüzünde belli ederdi.
Sonra 1970’lerde ülke sosyolojisinden kaynaklı köyden şehre göçle bu bir araya gelmeler azaldı, önce amcalarım büyük şehre göç etti.
Sofradan eksilmeler başlamıştı böylece.
Hiç unutmam, her seferinde rahmetli dedemin yüzü asılmaya başlar, yemek öncesi o sofrada olmayanlardan bir iki hüzünlü cümleyle söz eder, canının sıkkınlığını bize belli etmemeye çalışırdı.
***
1970’lerin başı olmalıydı, önce dedem ve ninemi sonsuzluğa uğurladık.
Sofra iyice küçülmeye başlamıştı.
Bu kez babam da kentin yolunu tuttu ve hepimiz bir biçimde “şehirli” olduk.
Bayramlarda, iftarlarda ve günün başka öğünlerinde nerdeyse on kişiyi bulan o sofralar şehirde birkaç kişiyi geçmemeye başlamıştı artık.
Çünkü artık herkes “çekirdek aileydi”.
Anladık ki o şenlikli sofralar, göçün insanları tespih tanesi gibi savurduğu bir durumda artık olamazdı.
Çünkü herkes başka bir şehirde, geçim derdinin peşine düşmüştü.
Bir araya gelmek uzak bir hayaldi.
Üstelik varılan şehirler başka şeyler talep ediyordu.
Paylaşmak, bölüşmek yerine yarışmak, çalışmak esastı burada.
Köyün ortak fırınında bir araya gelerek pişirilen tepsiler ve yemekler burada yok denecek kadar azdı.
Hatta çoğu yerde ayıp sayılıyordu.
Öteki diye görülmek nerdeyse an meselesiydi.
Neyse ki sonradan ‘yerel tatlar’ kıymete bindi ve taşra diye bakılan bu lezzetler yeniden önem kazandı.
***
Şimdi geldiğimiz nokta da bu.
Evet, eski büyük aileler ve sofralar küçüldü.
Küçüldü ama yerine yeni, sevimli biçimleri de getirdi.

Yazar Ayşe Kilimci, Meğer Mutfak Bir Masalmış1 kitabında kentteki bu yeni durumu örnekliyor.
“İzmir, Eşrefpaşa’daki mahallemiz sakinlerinin (…) büyük çoğunluğu Girit göçmeniydi; Rum, Ermeni, Arap ve Yahudi de vardı. Doğulu yurttaşlar 60’tan sonra geldi.” diyerek göçün nasıl bir mozaik yarattığına parmak basıyor.
Sonra kitap, gelenlerin getirdiği yemekleri ve onların hikâyesini anlatarak sürüp gidiyor.
Birbirine karışan, her bir tarifin diğerine zenginlik kattığı bir yolculuk, bu göç mutfağında açıkça görülüyor. Zaten mutfak yeni deneyimlere açılmak demek değil midir?
***
Kilimci bu iç içe geçmiş tarifleri uzun uzun anlatıyor:
Neler yok ki; Girit’ten otların tadı, doğudan kebap, kete ve katmer; Yahudilerden boyoz, İzmirlilerden şerbet ve balık, Balkanlardan börek çeşitleri…
Üstelik, yemeğin ve sofranın göçle yol alması kentlerle de sınırlı değil.
Kilimci, Marsilya’da rastladığı kuskus yemeği ve Magrut tatlısının aynısının Eşrefpaşa’da da yapıldığını anlatıyor bize.
***

Karşıyaka Kent Konseyi 16 Mayıs’taki Memleketimin Eli yemek yarışmasına gittiğimde aynı durumla karşılaştım.
Orada da Nedim Atilla’nın deyişiyle “…limanına yanaşan her gemiyle, toprağına sığınan her canla büyümüş” İzmir ve onu en iyi temsil eden Karşıyaka bu göç coğrafyasının ruhunu bu etkinlik vesilesiyle sanki bize gösteriyordu.
Katılanların coğrafi dağılımına baktım: Sahnede Elâzığ, Bitlis, Urfa, Kayseri, Tokat, Antalya, Eskişehir ve ev sahibi olarak da İzmir vardı.
Bitlis’in gari aşı, Urfa’nın pendirli helvası, Kayseri’nin mantı ve madımağı, Tokat’ın kabak kabuğu yemeği, Akseki’nin filiz aşı; Eskişehir’in mercimekli haşhaşlı böreği; İzmir’in enginar böreği, Elâzığ’ın içli köftesi…
Daha uzaklardan, Makedonya’dan bobolar ve yırtık börek, Arnavutluk’tan pirinçli börek…
Katılanlar, yemeği yapmanın yanında öyküsünü de anlattı.
Aslında hepsi hikayesiyle var olmuş yemekler…
Eh, şimdi bunları yarıştırmak!
Benim gözümde bu yemeklerin hepsi birinci.
Bakmayın siz İzmir’den enginar dolması birinci olmuş ama benim gözümde hepsi başarılı.
Nedim Atilla Ege’de Sonsöz’deki yazısında, “Katılan yemekler tam bir Anadolu güzellemesiydi.” diyerek bu durumu belirtiyor zaten.

***
Gelelim Karşıyaka Kent Konseyi’ne…
Bu kurumun pek çok etkinliğini izleme fırsatım oldu.
Hakkını vermek gerek bu kurum çalışkan bir yapı.
Kendi şehrindeki her kesimle iletişimi olağanüstü.
Bunda başkanı Dilek Karcı, genel sekreter Sema İzgür ve sanatla iç içe Begüm Ertaş İncekara’nın payları olsa gerek. Ayrıca bu etkinlikte payının olduğunu düşündüğüm Semih Türetken gibi gönüllüleri de kutlamak gerek.
Seçici kurulda; Prof. Dr. Cem Karagözoğlu, Nedim Atilla, Dr. Derya Saygılı, Lütfü Dağtaş ve Günay Kıraç yer almıştı.
Bu jüriye ne denebilir ki!
Gene yazar Kilimci’ye dönecek olursak, onun ninesi, “Unun, soğanın ve kibritin varsa korkma!” dermiş.
Bir de dilinden, “Aşksız ev, hamursuz aş olmasın.” lafı düşmezmiş.
Biz de bu dileklere katılıp üstüne de bölüşmenin, paylaşmanın güzelliğiyle sofranız her dem bereketli olsun, diyoruz.
………………
1Meğer Mutfak Masalmış, Ayşe Kilimci, hobi, Oğlak Yayıncılık, 2010, 168s.
https://www.gazeteyenigun.com.tr/makale/28024555/salim-cetin/karsiyakada-yemegin-rengi














