Memlekette her şey kontrol altında.
Zaten aksi düşünülemezdi.
İlkokullara kadar giren silahlar?
Abartılıyor. Çocuk dediğin biraz erken büyümeli zaten. Matematik, Türkçe, bir de “hayatta kalma refleksi”… Müfredat genişliyor işte, ne var bunda?
Siyasetçilerimiz de boş durmuyor sağ olsun. Ülkenin bu kadar büyük meseleleri varken oturup “benim annem senin anneni bilmem nerede gördü” gibi kritik konuları tartışıyorlar.
Hem devlet dediğin detaylarda gizli değil miydi.
Büyük resmi de herkes konuşur, mühim olan dedikodunun derinliğine inebilmek .
Allah var arada bir degürlüyorlar tabii.
İki gün.
Bilemedin üç.
Sonra memlekete o tanıdık sessizlik .
Hani şu hiçbir şey olmamış gibi yapmalar, ama aslında her şeyi çok iyi bilen sessizlik bizimkisi …
Bir genç kız vardı adı Gülistan.
Altı yıldır kayıptı. Ha işte o bildiniz.
Ama “kayıp” demek de ne kadar doğru? Belki de biz göremiyoruzdur. Belki hiç doğmamıştı. Yok yok. Hiç doğmamıştı kuruntusu belki başka bir boyuta geçmiştir. Çünkü bu ülkede insanlar bazen öyle bir kaybolur ki, fizik kuralları bile “ben karışmam” der kenara çekilir.
“Aranıyor” deniyor.
Evet, aranıyor.
Bulunmamak üzere aranıyor.
Bir kadın savcı çıkıyor, cesaret edip bir tuğla çekiyor duvardan. Hep birlikte bakıyoruz:
Devletin içinde yok, yok.
Koca bir “yok” yani.
Ama öyle sıradan bir yok değil bu.
Emek verilmiş, özenle büyütülmüş bir yok.
Hatta öyle ki insan düşünüyor: Bu yokluk kendi kendine mi oldu, yoksa birileri özellikle mi “yok” etti? İşte bunu ben söyleyemem.
Tabii biz safız…
“Yok” denince inanıyoruz ya.
Böyle devam ederse, ki edecek. O genç kız da bir gün bir fotoğrafa dönüşecek. Cumartesi Anneleri’nin ellerinde taşınan o siyah beyaz karelerden biri…
Gerçi orada bile kesinlik yok. Kemikler bile tartışmalı bu memlekette.
İnsan kayboluyor, ardından gerçeğin kendisi kayboluyor.
Ama biz yine de meseleyi bir meselle anlatalım. Çünkü doğrudan söyleyince ağır geliyor, masal diye anlatınca sindiriliyor.
Bir köye bir kurt dadanmış.
Klasik hikâye. Kurt aç, köylü çaresiz.
Her gece geliyor, ne bulursa götürüyor. Sistemli çalışıyor, hayvan disiplinli.
Neredeyse takdir edilecek bir durum kurt açısından bakılınca.
Bir gece yine geliyor.
Tam işini görecek, bir horoz görüp ötüyor.
Horoz ötünce köpek uyanıyor.
Köpek havlayınca çoban kalkıyor.
Çoban bağırınca köylü uyanıyor.
Zincirleme bir başarı hikâyesi işte.
Köylü toplanıyor, kurdun peşine düşüyor ve nihayet kurt bertaraf ediliyor. Herkes rahat bir nefes alıyor. Başarı, dayanışma, birlik… Tam bir ders kitabı örneği.
Sonra köylü toplanıyor ve diyor ki:
“Bizi uyandıran çobandı.”
Mantıklı.
Çünkü en çok o bağırdı.
Karar veriliyor:
Horoz kesilecek.
Çobana ziyafet çekilecek.
Zaten olması gereken de bu değil mi?
Sisteme katkı sağlayanı değil, sesi ilk çıkaranı ödüllendirmek… Hatta mümkünse o sesi tamamen susturmak.
Şimdi biz de oturmuş kurdu konuşuyoruz değil mi.
Ne kadar tehlikeli olduğu, nasıl geldiği, neden geldiği…
Oysa mesele çok daha basit:
Bu hikâyede kurt kadar, hatta belki kurttan daha tehlikeli bir olay var.
Ama neyse…
Biz yine de rahat olalım.
Nasıl olsa kesilecek horoz bol bu memlekette.














