Köyden kente göç, insanın hayatını yeniden yazdığı bir yolculuk aslında. Bir yanda köyün sıcak, samimi havası; herkesin birbirini tanıdığı, dayanışmanın güçlü olduğu bir dünya. Diğer yanda kentin hızlı, rekabetçi, bazen de yalnızlaştıran yapısı. Köyden çıkıp kente gelen insan, köydeki alışkanlıklarını ve değerlerini de yanında taşır ama kent, bunları yaşatacak bir ortam sunmaz. Aidiyet duygusu bir türlü oturmaz, ne köylü kalabilir ne de tam anlamıyla kentli olabilir. İki dünya arasında sıkışıp kalır insan. Kimi zaman yalnızlaşır, kimi zaman da köydeki o sıkı sosyal kontrolün baskısından kurtulup kentte özgürleşir. Kent, kimine yabancılaşmanın mekanı olurken, kimine de yeni bir kimlik inşa etme fırsatı verir.
Buralar eskiden böyle değildi, insanlar kente göç edince sadece evini değil, ruhunu da taşırdı. Mahalle kültürü vardı, sokakta çocuk sesleri eksik olmazdı, komşuluk vardı. Ama şimdi işler değişti. Plansız kentleşme, bu sosyal bağların kurulabileceği ortamları yok etti. İnsanlar, birbirine dokunmadan, selam vermeden yaşar oldu. Oysa Victor Hugo ne güzel demiş: “Bir kenti tanımak istiyorsanız, insanlarına bakın.” Yolları, binaları değil, insanlarını… Ama insanlar artık görünmez oldu.
Köy bambaşka bir dünya. 15-20 hanelik bir toplulukta anonim kalamazsın. Seni tanırlar, anlamaları gerekmez ama konuşurlar. Bu konuşmalar bazen bir dayanışma ağına dönüşür, bazen de bir baskı mekanizmasına. Köyde sosyal kontrol güçlüdür, özgürlüğünü kısıtlar ama aynı zamanda güçlü bir aidiyet duygusu da sunar. Kentte ise görünmez olabilirsin. Kimseyle selamlaşmadan, kimseye hesap vermeden yıllarca yaşayabilirsin. Ancak bu görünmezlik, seni özgürleştirdiği kadar yalnızlaştırabilir de. “Taş yerinde ağırdır” derler, köyde büyümeyen biri için oraya tutunmak zor olur.
Kentte doğmuş büyümüş biri için köy, huzurlu bir inziva değil, bazen de bir tecrit olabilir. Kentin hızına, konforuna alışan biri için köyde yaşam bambaşka bir mücadele demek. İyi bir iletişim becerin yoksa, bu dar çevrede ya yutulursun ya da kaçmak zorunda kalırsın. Ama kaçış bir çözüm değil. Köy ve kent arasında bir denge kurmak, her iki dünyanın da değerlerini harmanlayarak yeni bir yaşam biçimi yaratmak mümkün. Hem özgürlüğü hem de aidiyet duygusunu koruyan bir yaşam biçimi.
Son yıllarda bunun tersini de görmeye başladık. Kentlerden köylere geri dönüş başladı. Pandemi, ekonomik krizler, şehirlerin stresli temposu insanları eskiye, doğaya dönmeye itti. Ama köye dönmek romantik bir kaçıştan çok daha karmaşık bir süreç. Kentte edindikleri alışkanlıklar, köydeki yaşam tarzıyla çatışıyor. Hızlı internet, ulaşım kolaylığı, kültürel etkinlikler gibi şeyler köyde yok. Hele ki çocukları olan aileler için bu daha da büyük bir mesele. Eğitim, sağlık, sosyal hayat… Kentte alıştıkları birçok şey köyde eksik.
Kentte yıllarca çalışıp emekliliği yaklaşanlar da, parası olup şehirden sıkılanlar da köyde huzur bulma hayali kuruyor. Ama çoğu, birkaç ay içinde bu işin hayal ettiği kadar kolay olmadığını anlıyor. Sabahları kuş sesleriyle uyanmak güzel de, köy hayatı sadece kahvaltı masasında reçel kavanozu dizmek değil. Öte yandan gençler de şehirde didinmekten bıkıp “Acaba köyde daha rahat eder miyim?” diye düşünüyor ama gerçek başka. Köylerde genç kalmadı, sigortalı bir iş daha cazip geliyor. Hatta köyde çalışıp sigortası olmayan delikanlılara kız vermiyorlar, durum o derece. Köyler yaşlılara kaldı ama onlar için de her şey güllük gülistanlık değil. Sağlık hizmeti, ulaşım, sosyal hayat derken köyde yaşamak da sanıldığı kadar kolay değil. Herkes bir yerden kaçmak istiyor ama nereye gitse orada başka bir sorunla karşılaşıyor.
Ekonomik kaygılar da büyük. Tarım ve hayvancılık, bilgi ve deneyim isteyen işler. Kentte masa başı işlerde çalışan biri için toprakla uğraşmak kolay değil. Ayrıca tarımın getirisi, kentteki maaşlarla kıyaslandığında çok daha düşük. O yüzden tersine göç eden birçok insan bir süre sonra “Burası da olmadı” diyerek geri dönüyor.
Bunun önüne geçmek için köylerin de modern ihtiyaçlara cevap verebilecek hale gelmesi şart. Yol, su, elektrik gibi temel ihtiyaçların yanı sıra internet erişimi de büyük bir mesele. Eskiden köyde bir kahvehaneye gidip sohbet etmek yeterliyken, şimdi insanlar dijital dünyaya da bağlı kalmak istiyor. Öte yandan tarım ve hayvancılık konusunda destekler gerekiyor. Modern tekniklerle yapılan agroekolojik üretim, hem doğayı koruyabilir hem de ekonomik olarak köylüyü rahatlatabilir. Albert Camus ne güzel söylemiş: “Bir insanın vatanı, çocukluğunun geçtiği yerdir.” Ama o vatan, yaşanabilir olmadığında kimse orada kalmak istemez.
Teknoloji de bu süreci kolaylaştırabilir. Akıllı tarım teknikleri, su tasarruflu sulama sistemleri, drone’larla toprak analizi gibi yenilikler tarımı daha verimli hale getirebilir. Yenilenebilir enerji kaynakları köylerin enerji bağımsızlığını artırabilir. Güneş panelleri, rüzgar türbinleri gibi sistemler, kırsal alanlarda sürdürülebilir kalkınmanın önünü açabilir. Bunlar sağlanmadan, tersine göç sadece kısa vadeli bir heves olarak kalır.
Avrupa’da kırsal kalkınma programları ile köyler canlandırılıyor. Türkiye’de de benzer projeler var. Köy okullarının açılması, tarım kooperatiflerinin desteklenmesi, köy enstitüleri modelinin canlandırılması gibi girişimler, tersine göçün başarılı olmasına katkı sağlayabilir. Ayrıca, yerel yönetimler ve sivil toplum örgütleri, köylerde sosyal bağları yeniden canlandırmak için etkinlikler düzenleyebilir.
Sonuçta köy ve kent, zıt iki kutup değil, birbirini tamamlayan iki yaşam biçimi. “İğneyi kendine, çuvaldızı başkasına batır” derler. Sadece kentten gelenler köye alışmaya çalışmamalı, köyde yaşayanlar da gelenleri anlamaya çalışmalı. İki dünyanın birleştiği bir yaşam modeli, bireyin özgürlüğünü ve aidiyetini koruyarak, toplumsal uyumu inşa edebilir.
Göç, insanın kendini arayışı aslında. Nereye gidersen git, kendini de beraberinde götürüyorsun. Önemli olan, köklerini unutmadan, ama yeniye de sırtını dönmeden bir yol bulabilmek. Sorun göçün yönünde değil, onu nasıl yönettiğimizde yatıyor.
Seyfi Elçiboğa














