Kahkahanın Sabıka Kaydı
Eskiden insanlar sabıkasını gizlerdi.
Şimdi kahkahasını gizliyor.
Çünkü hangi cümleye güldüğünüz, ne düşündüğünüzden daha önemli hâle geldi.
Gülmeden önce etrafına bakan bir toplum olduk.
Acaba yanlış anlaşılır mı?
Acaba biri alınır mı?
Acaba başıma iş açılır mı?
Kahkahanın bile “uygun zamanını” beklediği bir yerde, özgürlüğün mesai saatlerinden söz etmek biraz komik olmuyor mu?
Mizahın garip bir huyu vardır.
Kapıyı çalmaz.
En ciddi toplantının ortasında, en resmî cümlenin içine sızar.
Çünkü ciddiyet bazen gerçeği saklar; mizah ise üstündeki örtüyü çekiverir.
Ne ilginçtir ki, bir fıkraya kızanların çoğu, fıkradaki yalana değil, kendi içindeki gerçeğe öfkelenir.
Ayna hiçbir zaman suçlu değildir.
Ama aynaya bakan, gördüğü yüzden memnun değilse, faturayı aynaya keser, çünkü daha kolay .
Sonra başlarız cümleler kurmaya:
“Şaka yapmış.”
“Etkileşim peşinde.”
“Abartmış.”
Belki de hepsi doğrudur.
Ama kimse şu ihtimali konuşmaz:
“Ya anlattıkları doğruysa?”
İşte mizahın asıl sabıka kaydı burada başlar.
Çünkü mizah, söylenmeyeni söyleme suçunu işler.
Alkış beklemez.
Onay beklemez.
Bazen sadece bir kahkaha bırakır.
O kahkaha da gün gelir, uzun uzun susanların yerine konuşur.
Belki de bu yüzden bazı insanlar espriden değil, esprinin yankısından korkuyor.
Çünkü bir kez duyulan gerçek, bir daha eski sessizliğine bürünmez.
Ve tarihin garip bir alışkanlığı vardır:
Dün “sakın söyleme” denilenler, yarınki ders kitaplarında ” herkes tarafından” anlatılır.
İşte mizah tam da o iki cümle arasındaki ince çizgide yürür.
Ne kahramandır…
Ne de suçlu…
Sadece kahkahayla gerçeğin el ele yürüyebileceğini hatırlatır.
Ve belki de en büyük ironi şudur:
Gerçekten korkanlar, çoğu zaman şakadan korkuyormuş gibi davranırlar.













