Komşunun horozuyla uyanmış mahalleyi, bacalarda tüten duman, tandırda pişen ekmek kokusu, tatlıcının sesi ve karşı komşunun çinko kovayla su taşıyan çocuğu doldurmuştu. Sobada çıtırdayan köz, annemin bizi yıkamak için sobanın üzerinden eksik etmediği gımgımdan yükselen buhar, kopçası düşmüş gömleğim, teypte çalan Ahmet Kaya, hepsi bize bir tür huzur gibi gelirdi.
Bayramdı. Tepside filtreli sigara, kolonya, şeker. Ayağımda kadife pantolon, içinde kolalı beyaz çorap. Kuzenimle yerlere kapanmış gülüyorduk. Ağzımda Lord Lami şekeri yavaş yavaş erirken, o anın zamandan kaçtığını sanıyordum. Tam o sırada, arkamızdan babaannem bağırdı:
“Çok gülmeyin, sonra çok ağlarsınız ha!”
Gülmek, o gün ilk kez içimi ürpertti. İçimdeki sevincin yerini tanımadığım bir kaygı aldı.
O günden beri bir yanım gülerken, diğer yanım hep tetikte. Mesela bir akşamüstü; pazardan dönmüşüm, poşetlerde kayısı, şeftali, türkanşorayıngöbeği. Sokak lambası sönmemiş, yollar da cam tavan da açık, Yann Tiersen çalıyor. İçim kıpır kıpır, ama kalbimin bir köşesindeki bir çıban: “Fazla sevinme, sonra üzülürsün.” diyor.
Mutluluğa hâlâ inanasım var, var da her sevinçte, göğsümde yavaş yavaş paslanacak bir şey varmış gibi hissediyorum.
Bu topraklarda insan, sevincini yüksek sesle yaşarsa, başına bir şey geleceğinden korkar. “Gülme komşuna gelir başına” dediler yıllarca ama “Gül ki gülene dünya gülsün”ü unuttular. Belki de en büyük direniş, sevinci kısmadan yaşamaktı. Kahkaha attığında bağrından bir kuş değil, “artık beni sal artık” diyen bir çocuk uçmalıydı.
Çocukluğumuzun komedisi sokaklardaydı, ekranların karşısında değil. Taş atma oyunu bile kahkahalara boğardı bizi. Bir hikâye anlatılırken herkes atılırdı söze, espri dediğin ortaklaşa üretilirdi. Şimdi mizah da tek başına kaldı, gülmek bile bireyselleşti. Recep İvedik gibi karakterler kaba bulundu belki, ama susturulmuş bir çoğunluğun dilidir o bağırtılar, o sınır tanımaz saflık. Mizahın üstüne bütün yükü yıkamayız, ama her toplum acısını gülerek anlatmanın yolunu bilir.
Türkiye’de komedi hep kendi gerçeğimizin ta kendisi oldu. Şener Şen’in bıyık altından gülüşü, Kemal Sunal’ın safdil isyanı, mahallenin sıcaklığını ve çelişkilerini perdeye taşıdı. Aynı dil Hollywood’a vardığında anlaşılmaz oldu, tıpkı Amerikan komedilerinin burada tutunamayışı gibi. Son yıllarda mizah, iktidarın izin verdiği kadar genişleyebilen bir alana sıkıştı. Eğlence denen şey, aslında egemenin söylemini sıradanlaştırmanın aracı. Kültür değişiyor, göçle, medyayla, dijitalin dayanılmaz hızıyla. Suriyelilerin buraya uyum sağlama çabasıyla Netflix’in standart hikâyeleri çarpışıyor. Kültür dediğimiz, hem yüzyılların birikimi hem de Twitter’ın anlık patlamaları. Değişim için konuşmak, öğrenmek, kapsamak gerek; kültür, geçmişle geleceği aynı kazanda kaynatmaktır.. Medya, egemen ideolojiyi cilalarken, Ahmet Uluçay, NBC ve Demirkubuz gibi auteur’ler Anadolu’nun unutulmuş seslerini filmleştirdi. Dönüşüm için diyalog, eğitim ve kapsayıcı politikalar elzemdir; kültür, geçmişin tortularıyla geleceğin hayallerini harmanlayan bir iksirdir.
Bugün sokaktaki gülüş, neşeyi değil, fırsatı kollayan bir bakışı andırıyor. Eski kalabalıklar çekildi, yerine izleyiciler geldi. Sosyal medya, şakanın da hızını bozdu. Dili kısaltılan bir toplumun mizahı da kesintili olur. Herkesin her şeye alınması, kimsenin hiçbir şeye gülmemesiyle sonuçlandı. Şimdi şaka yaparken önce din, sonra kimlik, sonra mahalle, sonra cinayet oranları geliyor akla.
Ve artık sadece babaanneler değil, şehirlerin kendisi uyarıyor:
“Fazla gülme, başına iş gelir.”
Bu cümle bir korkunun değil, bir alışkanlığın sesi. Gülmek, hafiflik değil, ciddiyetsizlik sayılıyor. Çünkü neşeli olmak, bu kadar ağır bir ülkede hafif olmak gibi algılanıyor.
Hayat pahalılığı artık sadece etiketlere değil, insan yüzüne de yansıyor. İşsizlik gençleri küstürdü, yoksulluk aynadan vazgeçirmek demek oldu. Plajda kahkaha kalmadı, markette kasiyer göz teması kurmuyor, sokakta herkes omzundan çekilmiş gibi yürüyor. Trafik zaten sabır değil, gladyatörlerin kozlarını paylaştığı kollezyum sanki. Her şey ama her şey, “Gülmeye hakkın yok” der gibi bakıyor.
Zamanla bu hal yalnızca ruhları değil, hareketleri de değiştirdi. Gülmek gösteriş, umut saflık, huzur ise bir tür aymazlık gibi görülmeye başlandı. Cezaevleri doldu, ekranlar yetmedi. Herkes içindeki boşluğu başka bir hızla, başka bir maddeyle, başka bir tüketimle doldurmaya çalışıyor. Dostluklar, kalp değil algoritma işi oldu. Çocuklar suskun, büyükler vazgeçmiş.
Biz bu halkı türkü söyleyen, çiftetelli oynayan sanıyorduk. Meğer o oyunlar sadece eğlence değilmiş; ayakta kalmanın yoluymuş. Şimdi modernlik, o neşeyi çocuklukla birlikte toprağa gömdü.
Oysa pide, paylaşılmadan bayatlar. İncir, misafir tabağına düşmeden tatlanmaz. Üzüm, yalnız yenince koruk tadı verir.
Belki de hâlâ geç değil.
Yeter ki içimizde kalaylanacak bir yer kaldığına inanalım.
Çünkü en büyük direnç, başına ne geleceğini bile bile gülmeye devam etmektir.
02.08.2025
Seyfi Elçiboğa














